İstisnai Bir Ara Dönem

İnsanlık tarihi çok farklı ekonomik ve toplumsal koşullar altında çok değişik salgın hastalıklara tanıklık etti. Tarihte ve toplumda derin izler bıraksalar da, istisnai dönemler bunlar. Koronavirüs örneğinde görmekte olduğumuz gibi salgınlar, cereyan ettikleri tarih kesitlerinde yayıldıkları coğrafyanın baş aktörü oluyorlar. Kimseye salgını önemsememe lüksü tanımıyorlar. Ama toplumun bütün sınıfları da salgın karşında aynı koşullara sahip değiller ve aynı “tepkiyi” vermiyorlar elbette. Sömürücü egemen sınıfların koşulları ve imkânları ile sömürülen çalışan emekçi sınıfların koşulları ve imkânları çok farklı.

Benzer biçimde toplumsal cinsiyet çelişkisi de salgın koşullarında işlemeye devam ediyor. Sınıflar, cinsler, uluslar, ulusal topluluklar, inanç toplulukları vb. egemenlik ve sömürü ilişkileri hükmünü sürdürmeye devam ediyor. Egemen sınıflar yalnızca devlet imkânlarını değil, toplumun tarihsel olarak biriktirdiği tüm imkânları kendi sınıfsal varlıkları için seferber ediyorlar. Gözlerini kırpmadan emekçileri kitlesel olarak yaşamsal tehlikenin içine atabiliyorlar. Cereyan ettiği dönemin şekillendirici aktörü salgınlar, bütün toplumsal koşulları derinden etkiledikleri, çehresini değiştirdikleri gibi, sınıf mücadelesinin ve keza erkek egemenliğiyle mücadelenin koşullarını da değiştiriyor, salgını dolayımlayarak döneme özgü nitelik ve biçimler kazandırıyor.

Kapitalizmin doğayla kurduğu kar amaçlı, yağma ve talana dayanan yıkıcı ilişki tarzı, virüslerin kendi doğal ortamlarının dışına saçılması ve salgınlardan tutalım da, insanlığın varoluş koşullarını tehlikeye sokan ekolojik felaketlere değin sorumluluk taşıyor. Ya da yaklaşan iklim krizi örneğinde olduğu gibi, dolaysız biçimde kapitalist düzenin doğaya düşman yıkıcı nitelik ve ilişki tarzı belirleyici oluyor. Burjuvazinin doğayla kurduğu bu sömürücü ve düşmanca ilişki kendini pandemi koşullarında “insanlığa" karşı sorumsuzluk bağlamında daha bir çarpıcı tarzda gösteriyor.

Pandemi kendi başına bir kriz hali. Dünya nüfusunun ihmal edilebilir bir bölümünü oluşturan burjuvazinin varlık ve egemenliği gerçekliği unutulmaksızın, bir insanlık krizi bu. İşçiler, emekçiler, halklar nerede ve ne zaman henüz aşısı bulunamayan COVID-19’un kendilerine bulaşabileceğini bilemiyorlar. Dahası hastalığın bilinen bir tedavisi de yok. Böyle olduğu içindir ki, korona salgını güçlü endişe dalgaları üretiyor. Böylesine büyük bir toplumsal korku ve güvensizlik üretiminde dünya burjuvazisi COVID-19’u yalnız bırakmıyor. Tekelci burjuvazisi ve hükümetleri kapitalist rekabetin gereklerine uygun kararlar alarak salgın karşısında kaderciliği bizzat örgütlüyor. Belirsizlik, endişe ve çaresizliğin birlikte yürüdüğü, büyük ölçüde belirleyici olduğu istisnai bir ara dönem bu. Ve tabi emperyalist küreselleşme evresinde kapitalizmin varoluşsal kriziyle birleşmiş oldukça ağır ve karmaşık bir durum ve süreç. Keza her bir ülkede duruma eklenen ve etkileyen farklı kriz unsurlarının varlığı da ihmal edilmez bir gerçeklik.

Kapitalizmin varoluşsal krizi ile COVID-19 salgını iç içe girerek birbirine işlemiş olmakla birlikte, 2019 Aralık’ından başlayarak bütün dünya koronavirüs salgınıyla belirlenen bir süreçten geçiyor. Pandemi, geçici de olsa insan toplumunun kapitalist-burjuva varoluş biçimini sarsıyor, sorguluyor ve sorgulatıyor. İktisadi, toplumsal ve siyasal yaşamın bütün yönleri, düzeyleri salgından etkileniyor, salgın koşulları altında çehresi farklılaşıyor. Ülkelerin iç gündemleri ve uluslararası ilişkilerin öncelikleri değişime uğruyor, kimi sorunlar, konular gündemden çıkıyor, kimisi geri plana düşüyor, salgın ön plana çıkarken, değişik bölgelerdeki savaşlar sürüyor, ticaret savaşlarını sürdüren ABD emperyalizmi Küba’ya ve İran’a uyguladığı ambargoları da devam ettiriyor. Emperyalist rekabet ve hegemonya mücadelesi ABD’nin Dünya Sağlık Örgütü’nü sorgulamaya açması ve ödemeleri durdurması gibi yeni gündemler, yeni öncelikler de oluşturarak kesintisiz sürüyor.

Kapitalizmin bir kaç yüzyıllık tarihinde veba, kolera gibi birçok salgın hastalık deneyimi biliniyor. Birinci Emperyalist Dünya Savaşı’nın akabinde 1918-1920 yıllarında yaşanan “İspanyol gribi” on milyonlarca insanın yaşamına son veren en yakın örnek. Ne var ki, tarihin tanık olduğu salgın hastalıklardan hiçbiri yayılma hızı ve yayıldığı alanın genişliği bakımından koronavirüs ile boy ölçüşemez. Özellikle altı çizilmesi gereken ayırıcı bir gerçekliktir bu.

Tekelci kapitalizmin emperyalist küreselleşme döneminin çelişkileri, COVID-19 salgını koşullarında yeni bir görünüm sunuyor. Koronavirüsün bir kaç aylık sürede bütün kıtalara, hemen bütün ülkeler ve dünyanın bütün köşelerine sızması -yayıldığı alanın genişliği, emperyalist küreselleşme evresinde ne denli bütünleşik bir dünya gerçekliğinin oluştuğunu vurguluyor. Salgının ülkeler ve kıtalar bazındaki etkileri, kendisini göstermesi, yayılması eşitsiz. Salgının yol açabileceği sonuçlar büyük ölçüde öngörülebiliyor olmasına karşın denebilir ki, salgını frenleyip hızını düşürecek, böylece hastalığa yakalanan daha çok sayıda insanın tedavisini mümkün kılacak önlemler -sağlık güvenliği önemleri kural olarak zamanında alınmıyor! Böyle olunca sağlık çalışanları, hekimler hastalar arasında tedavi için tercih yapmak zorunda bırakılıyor. Bütün bunlar ne ihmalden kaynaklanıyor ne de tesadüf! Çünkü dünya burjuvazisi ve hemen bütün burjuva hükümetlerin politik tercihi böyle “tecelli” ediyor.

Burjuvazi on binlerce ve yüz binlerce, hatta milyonlarca insanın ölmesini “göze alıyor”, diğer bir ifadeyle tercih ediyor. Burjuvaziye rağmen değil, burjuvazi başka türlü olmasını istemediği için böyle oluyor. Pandemi burjuvazinin varoluş tarihi bakımından bir kıyamet alametidir, burjuvazinin gereksizliğine dair Marksist teori ve analizin doğrulanmasıdır. Pandemi koşulları daha çarpıcı biçimde gösterdi ki, burjuvazinin insanlığa verebileceği sömürü ya da ölümden başka bir şey yoktur, kalmamıştır. Tarihsel olduğu kadar güncel bakımdan da burjuvazi ömrünü doldurmuştur, gereksiz bir toplumsal sınıftır. Artık insanlığın sırtından hemen atması gereken en ağır yüktür.

Sistem için örnek de teşkil eden ABD yönetiminin pandemiye karşı yapmadıkları temel sorunu yeterli açıklıkla gösteriyor. Trump yönetimi en geç 2019 Aralık’ından beri yaklaşan salgın tehlikesini bütün boyutlarıyla biliyordu. Ama pandemiyi “ciddiye almamak” gibi bir tutumu benimsedi. Pandemiyi ciddiye almamak da bir irade, bir politika değil mi! ABD yönetimi yapabileceklerini, bilimin öngörülerini, aklın gereklerini, yapması gerekenleri neden yapmadı? Neden ülkenin sanayi kapasite ve potansiyelini halkın sağlık güvenliği ve COVID-19 tedavisi için harekete geçirmedi, pandemiyle mücadelenin gereklerine adapte etme yoluna gitmedi? Fransa ya da İngiltere veya İspanya farklı mı ya da İtalya, durumu biraz daha iyi görünen Almanya? Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro neden bu kadar pespaye bir faşistlik sergiliyor pandemiye karşı! Türkiye’deki faşist Saray rejimi aylarca neden hiç bir şey yapmadı! Bütün bu yönetimlerin tekelci burjuvazinin sınıf hükümetleri olduğu bir an olsun aklıdan çıkartılmamalıdır. Dünya tekelleri arasındaki ve tekellerin sırtını dayadığı ulus devletler arasındaki rekabetin gerekleri koronavirüs pandemisinden önde geliyor. Üretim sürmeli! Kar ve rekabet ölçüsü burjuva hükümetlerin politikasını yönetiyor. Koronavirüse karşı alınacak önlemler için “Keşke herkes aynı zamanda yapsa o zaman tamam, ama böyle olmuyor” diyen dünyanın en zengin on “süper burjuva”sından biri Bill Gates sınıf bilincini konuşturduğu kadar dünya tekelleri ve bütün kapitalistleri yönlendiren rekabet yasasının tunçtan gücü önünde eğilerek ona tercümanlık ediyor.

Burada şu çelişkiyi muhakkak ve kuvvetle vurgulamamız gerekiyor. Bilimin, tekniğin, üretici güçlerin günümüzde ulaştığı gelişkinlik düzeyinde salgının yayılmasını sınırlayıcı önlemlerin etkili tarzda alınması, hakeza sanayinin salgın karşısında solunum cihazı ve yoğun bakım üniteleri başta gelmek üzere yaşamsal teknik teçhizatın, teşhis için gerekli kitler ve yayılmayı önleyici materyallerin üretimine, hızla yeni hastanelerin inşa ve kuruluşuna seferber edilerek, ihtiyaca yanıt verecek her şeyin eksiksiz yapılması işten bile değildir. Bütün bunlar biliniyor, geçekleştirilmesi tamamen olanaklı, ama gerçekleştirilmiyor! Çünkü bütün üretim araçlarının mülkiyeti kapitalistler ve kolektif kapitalist burjuva devletlerin elinde. Burjuvazinin egemenliği altında üretim araçları insanların ihtiyaçları için değil kar için çalıştırılıyor, insan yaşamı değil, kar birinci sırada yer alıyor.

Parmak basılması gereken bir diğer çelişki de şu; sorun genel, dünyasal; bunu herkes kabul ediyor! Frenlenmesi ve kontrol altına alınması, dünya çapında önlemleri ve bütün ülkelerin işbirliğini gerektiriyor. Ulus devletlerin temsil ettiği her ülkenin egemen burjuvazisinin çıkarları “bütün insanlığın çıkarları için işbirliğine” engel oluyor, egemen burjuvaziler doğaları gereği kendi çıkarlarını kar ve rekabeti düşünüyorlar. Ulus devletler de bunların sınıfsal araçları oluyor. Diğer yandan bir uluslararası burjuva devlet girişimi olarak AB de kendi içerisinde etkin bir işbirliği geliştiremiyor, çünkü onu oluşturan burjuva devletlerin her biri, burjuvazinin ulusal bölükleri, tekeller ve tek tek kapitalistler kendi karları ve dönemden sağlayabilecekleri avantajların peşindeler. Salgına karşı da her zaman olduğu gibi, her biri daha çok “kendi sermayesinin derdine” düşüyor. Milliyetçiliğin, şovenizm ve ırkçılığın burjuva hükümetler eliyle pompalanması, hükümetlerin olağan dışı yönetim biçimleri yönetmelerini kullanma heveslerine kitleler arasında meşruiyet kazandırma, destek sağlama çaba ve yönelimleri dönemin bir diğer ayırıcı özelliği oluyor. Bütün burjuva hükümetler, en başta da faşist diktatörlükler ve faşizan eğilimli olanlar pandemiyi iktidarlarını pekiştirmek ve kitleleri kontrol altında tutmak amacıyla, her zaman işlerine yarayacak anti demokratik yöntemlere kitle desteği sağlama ve rıza üretimi için fırsata çevirme peşindeler. Şimdiden tavan yapan işsizlik ve üretimin düşüşü, mali sistemler ve yaklaşan şirket iflasları dalgalarıyla vb. verdiği sinyaller, ara dönemin akabinde görülmemiş derecede ağırlaşacak kriz koşulları altında devrimci olanakların olduğu gibi gerici, anti-demokratik ve faşist eğilimlerin atak yapabileceğine işaret ediyor.

En geniş halk kitleleri arasında dayanışma bilinç ve duygusunun, dayanışma ağlarının çarpıcı tarzda yükselişi dönemin tanımlayıcı bir niteliğidir. Dünya burjuvazisi dönemin gündeme getirdiği uluslararası işbirliğini geliştirme yeteneğini kaybettiğini sergilerken, işçi sınıfı ve emekçiler, halk kitlelerinin safları arasında dayanışma bilinç ve duygusunun yükselişi, dayanışma ağları gerçekliğinde fiilen, eylemli tarzda ortaya koyuşu insanlığın geleceğinin aşağıdan, emekçi yığınların arasında mayalanmakta olduğuna da işaret ediyor. Dayanışma ağlarının tarihin tanıdığı sınıf mücadelesi biçimlerinin yerini alamayacağı deneyimlenirken, dayanışma ağları ile “klasik” örgüt ve mücadele biçimlerinin etkin senkronizasyonunu yaratma arayış ve çabaları sürüyor.

Keza salgının frenlenmesi ve yayılmasının kontrol altına alınabilmesi için karantinanın en etkili yöntem olduğu genel kabul görüyor olmasına karşın, işçi sınıfının sınıf bilinci ve sınıf örgütlenmelerinin göreli düşük olduğu ülkeler önde gelmek üzere dünya proletaryasının özellikle fiziki emek bölümü göz göre göre salgına karşı savunmasız biçimde yüzlerce binlerce işçinin birlikte çalıştığı işletmelerde, fabrikalarda üretime sürülüyor, ölüm tehlikesinin içine atılıyor. Üretimin sürmesinin zorunlu olmadığı sektörlerde, fabrika ve işletmelerde, atölyelerde, iş yerlerinde üretim sürüyor. İşsiz kalmayı, sonra onu takip edecek yoksulluk ve açlığı göze alamayan işçiler çaresizlik içerisinde, COVID-19 salgınına yakalanmayı, yaşamsal hastalık yakın tehlikesini göze alarak, sağlık güvenliğini tehlikeye atarak işine devam etmek zorunda bırakılıyor. Toplumsal güvencesizlik, yayılan korkuya eşlik eden kitlesel çaresizlik hali dönemin ayırıcı en çarpıcı niteliği olarak kendini gösteriyor.

Dönemin ayrıcı özelliklerinden “belirsizlik” eşitsiz biçimde geçerli kabul edilse bile bütün toplumsal sınıfları sarsan bir yaşam korkusundan söz edilemez. Bütün ülkelerin burjuvazisini girdabına alan bir yaşam tehlikesi yoktur. Sınıf olarak burjuvazi bütün ülkelerde salgına karşı yaşam güvencesini sağlayacak koşulara ve imkânlara sahip. Diğer yandan salgında nüfusun en alt, en yoksul kesimlerini, işçi sınıfını kitlesel ölümlerin bekliyor olması da bir başka sınıfsal hakikat. Demek ki, korku ve çaresizlik özellikle de çaresizlik bütün sınıflar için geçerli değil. Burjuvazi çaresiz değil! Salgın karşında tek tek burjuvalar da sınıf olarak burjuvazi de çaresiz değil. Barikatın diğer tarafında durum farklı, tek tek işçiler çaresiz. Oysa eğer güçlerini sınıf çıkarları temelinde birleştirebilirler ise sınıf olarak çaresiz olmadıklarını, dünyanın altını üstüne getirebilecek, burjuvazinin iktidarını da bütün bir burjuva toplumu da yıkıp yeni toplumu, sosyalizmi kurabilecek güç ve yetenekleri olduğunu görüp, anlayacaklar. Varlığı tamamen gereksiz hale gelmenin de ötesinde insanlık için en ağır yük, bir fazlalık olan burjuvaziyi layık olduğu yere gönderebilecekler.

Belirsizlik içinde her şeyin çok net olduğu “alanlar” da yok değil, salgına karşı halkın sağlığını korumak bakımından dünyanın her yerinde tamamen iflas eden burjuvazinin siyasi egemenlik aygıtı burjuva devletler bütün kurumları ile işlerini yapmaya devam ediyorlar. Karantina salgını yayılmasını frenlemek için en etkili tedbir, görünüşe göre “herkese evde kal” çağrısı yapılıyor, ama ordu, polis, jandarma, istihbarat, mahkemeler ve hapishaneler “olağan” işlerine devam ettiriliyor! Hatta savaşlar da bir şekilde sürüyor. Savaş içerisindeki ülkelerin burjuva hükümetlerinden herhangi birinin pandemi nedeniyle önlem olarak savaştan çekildiğine veya askerlerini savaş alanlarından çektiğine tanık olunmadı. Savaş dışı askeri birliklerin terhis edilmesi de söz konusu edilmiyor. Toplanma merkezilerine, garnizonlara sürüler halinde gelip giden polisler salgın tehlikesi karşısında neden dağıtılmazlar, evlerine gönderilip karantinaya alınmazlar? Bu potansiyel bulaşıcı virüs taşıyıcılarının bütün toplum için tehlikeyi büyüttükleri açık değil mi? Pandemiyi sınırlandıracak önlemler burjuva devletlerin zor aygıtları için neden alınmıyor? Burjuva düzen sarsılsa, iflas etse bile burjuva devletin etkinliğini artırarak sürdürmek, bütün ülkelerde burjuva hükümetlerin değişmez politikası oluyor.

Burjuvazi salgına karşı yaşamını koruyacak bütün önlemleri alıyor, iktidarını korumak için kendisini feda etmekten başka çıkar yolu olmayan hazır askeri, polisi, savcısı, hâkimi, müdürleri ve gardiyanlarıyla hapishaneleri var! Egemenlik ve otorite, salgın koşulları altında bile en sıkı biçimde korunuyor, en küçük ödün verilmeksizin devam ettiriliyor, hatta pandemi koşullarından iktidarı güçlendirmek için en fazla nasıl yararlanılabileceğinin hesapları yapılıyor. İktidar aygıtlarında belirsizlik yok, hepsi tereddütsüz işlerine devam ediyorlar. Fakat süreç sona ermiş değil, işlerin tam nasıl gelişeceği belirsizliğini koruyor, yarın salgının yayılması, kitlesel ölümlerin gündeme gelmesi belki de şurada burada askeri birlikler arasında itaatsizlikleri kışkırtabilir, belki de değişik ülkelerde polisten bile homurtular yükselebilir!

Sınıf işbirliği ve oportünizmi besleyen nesnelliği, dönemin ayrıcı özgün bir çizgisidir. Pandemi ve değişik nüanslarıyla burjuva hükümet politikaları, ürettiği ve yaydığı güvensizlik, korku ve belirsizlikle işçi sınıfı ve toplumun bütün alt ve orta sınıflarında bir kitlesel çaresizlik hali yarattı. Özellikle de devrimci öncünün kitlesel etkisinin zayıf olduğu koşullar altında sınıf uzlaşması ve sınıf işbirliğinin yayılmasına, yükselişine verimli bir iklim oluşturuyor. Bilimin pandemi nedeniyle ülkelerin bütün nüfusunun, herkesin yaşam tehdidi altında olduğu yolundaki genel söylemi de sınıfsal yaklaşımları öğüterek burjuva hegemonyayı besliyor; “Pandemi sınıf ayrımı yapmıyor”, “Aynı gemideyiz”, “Salgın politik bir sorun değil”, “Bütün insanlık tehdit ve tehlike altında”, “Salgın politika üstü”, “Salgın zengin fakir ayrımı yapmadan herkesi tehdit ediyor” söylemlerinde karşılığını bulan gerçek bir ideolojik salgın ve saldırıya dönüştü.

Bu ara dönemi taşıdığı yaşamsal risklerin yanı sıra baştan itibaren işçi sendikalarının ideolojik ve moral yükselişi için büyük imkânlar da barındırıyordu. Bunun için sınıf mücadelesi ilkesini ayağa kaldırmak, işçi sınıfının bütün emekçiler ve ezilenlerin önderliği tarihsel rolünden biraz olsun esinlenmek muazzam bir politik perspektif açar, sendikalara atak yapabilecekleri bir inisiyatif kazandırabilirdi. Bırakalım işçi sınıfının tarihsel rolünden esinlenen toplumsal öncülük rolünü, sınıf mücadelesi perspektifini kaybetmiş büyük bocalama ve gerileme içerisindeki sendikal merkezler pandemi koşullarında işçi sınıfının çıkarlarını savunmak için hemen hiçbir inisiyatif almadılar, alamadılar. Güçsüzlük, cesaret yoksunluğu, yönsüzlük, görüş açısı darlığı, ufuksuzluk sendikal merkezleri felç etti. Hükümetlere çağırı yapmaya sınırlanıp tam bir oportünist çaresizlik sergilediler, “çareyi” burjuva hükümetler ve diğer sermaye örgütleriyle sınıf işbirliğinde buldular. Sendikal merkezlerin bu dönemden daha fazla güç ve itibar yitirerek çıkacak olmaları şaşırtıcı olmayacaktır.

Son yarım yüzyıla yayılan neoliberal saldırı koşullarında ülkemizde sendikal merkezler, sınıf mücadelesi ilkesinden oldukça uzaklaştılar. Neoliberal program, esnek üretim ve taşeronlaştırma işçi sınıfını hem fiziken küçük parçalara bölüp örgütsüzleştirerek atomize etti, hem de aynı zamanda bu güçlü ideolojik saldırıyla sınıf bilincini dumura uğrattı. Sendikal merkezler COVID-19 pandemisi koşulları altında şaşkın ve ne yapacağını bilemez hale geldiler; politikaları “Bekle gör” ve sonra burjuvazi için kabul edilebilir talepler temelinde sınıf uzlaşması ve sınıf işbirliği oldu. Faşist şefin iktidar yalağından beslenen HAK-İŞ,TÜRK-İş, KAMU-SEN, MEMUR-SEN konfederasyon merkezleri ve bağlı sendikaların durumu zaten belli, faşist şeflik rejiminin toplumsal dayanağı konumunda mevzilenmiş bulunuyorlar. Tarihi sınıf mücadelesi geleneğine dayanan DİSK’in mücadeleci bir tutum geliştirememesi, sınıf uzlaşması ve işbirliğinde konaklaması ne kadar geri bir noktaya yuvarlandığını gösterdi.

Diğer yandan Limter-İş, İnşaat-İş, Dev Yapı-İş gibi sendikaların geliştirmeye çalıştıkları öncü inisiyatif örnek oluşturan önemli deneyimler olarak dikkat çekiyor, sendikaların mücadelesinin gelişim yönünü gösteriyor.

Karantina günleri gelip kendini ülkelere dayatıncaya değin koronavirüs salgını koşullarında devrimci politikanın sorunları dünya sosyalist ve devrimci hareketinin gündemine girmedi. Birkaç ay tuhaf bir seyircilik ve bekleme hali, çok çarpıcı bir kendiliğindencilik sürece hâkim oldu. Salgınla mücadelenin koşulları, görevleri, görevler arasındaki ilişkiyi nasıl etkileyeceği, pandemi koşullarında hangi sorun ve taleplerin öne çıkabileceği, hangi mücadele ve örgüt biçimlerinin işlevli olabileceğini, keza pandemi koşulları altında öncülerin çalışma tarzı vb gibi sorunlarda öngörü ve düşünsel hazırlıktan yoksun öncüler, karantinalı günler gelip çattığında ilk anda kaçınılmaz biçimde bocalamak durumunda kalmışlardır. Böylesi bir dönemin deneyimlerinden yoksun olmak temel bir gerçekliktir ve gözden uzak tutulmamalıdır, ama bu da kendiliğindenciliğe mazeret olamaz. Karantina günleri gelip dayandığında yaşanan bocalama, ön gelen bir iki aylık bekleme ve seyircilik halinin kefareti olmuştur adeta.

Pandemi tüm toplumun ve toplumsal süreçlerin dikkat merkezine yerleşirken öncülerin önceden tasarlanmış dönemsel siyasal hedef ve çalışma planlarını hızla kenara doğru itip geçersizleştirmiştir. Tabii durum bundan çok daha kapsamlı ve ağırdır. Pandemi kısa sürede sokağın gücünü çok çarpıcı tarzda geri plana atmış, yeni bir durum yaratmıştır. Aynı zamanda öncülerin var olan ilişki biçimleri ve çalışma tarzlarını, örgütlenme biçimlerini de büyük ölçüde geçersiz kılmış, boşa düşürmüştür. Bütün bunlar dönemin temel ayırıcı çizgilerin de şekillendiricidir. Dünya komünist ve devrimci hareketinin deneyimleri bütün yeni koşullar ve dönemlerde öncülerin dönem politikalarını; hakeza örgütlenme ve çalışma tarzlarını dönemin devrimci ihtiyaçlarını yanıtlayacak tarzda yeniden yapılandırmalarını dikte eder. Bu temel yaklaşım bu dönem için de bütünüyle geçerlidir. Ancak kabul etmek gerekir ki, bu istisnai ara dönem, başlı başına belirsizliklerle yüklü ve belirsizliklere gebe özgün bir süreçtir. Önceden deneyimlenmemiş olması da bu gerçekliği ağırlaştırıcı bir faktördür. Eğer süreçten başarıyla çıkmak ve devrimci öncülük iddialarını sürdürmek istiyorlarsa, dönemin koşulları öncülere, dönemin devrimci ihtiyaçlarına yanıt olabilecek köklü değişiklikleri, üstelik büyük bir hızla yapmalarını dayatmıştır. Bütün bunların da işaret ettiği gibi, öncülerin inisiyatif ve sezgi gücünün aktivizasyonu, yaratıcılık ve yeni yaklaşımlar kadar denenmemiş olanı deneme, çiğnenmemiş yollardan yürüme cüreti isteyen bir dönemdir bu.

Dönem içerisinde devrimci politika iki yönde gelişmiştir. Öncülerin, dönemin birinci sorun haline getirdiği işçi sınıfı ve emekçilerin, tüm ezilenlerin, halkın sağlık güvenliği için ilkesel ve programatik keza güncel ihtiyaçlara karşılık gelen devrimci politikayı geliştirme, sınıf mücadelesinin dönem için öncelikli sorun ve taleplerini belirleme, etkili mücadele biçimlerini bulma teorik ve pratik yönelim ve çabası birinci boyutu oluşturmaktadır ki, bu boyut faşist şeflik rejiminin pandemi koşullarına uyarladığı işçi sınıfı ve halk düşmanı politikalarının teşhirini, bunlara karşı mücadelenin geliştirilmesini de kapsamaktadır. Bu süreçte emekçi sol hareketin bir kesimi dönemi anlama ve devrimci tarzda yanıtlamaya yönelmiş, diğer bir kesim ise adeta geçici bir siyasi felç haline sürüklenmiş bir şekilde “durumu” idare etme yolunu tutmuştur.

Diğer boyut ise bizzat öncülerin dönemin ihtiyaçlarına yanıt verecek ilişki, örgütlenme ve çalışma tarzının geliştirilmesi hattıdır. Bu boyutuyla dönem, hem öncülerin çağdaş iletişim tekniklerini kullanma yetenek ve hazırlığını test etmiş hem de çağdaş iletişim tekniklerini kullanmayı dayatmıştı. Devrimci öncüler gerek kendi yapılanışları gerekse de kitlelerle ilişkilenme bağlamında dönemi çağdaş iletişim tekniklerin kullanımında ileri bir düzeyi yakalamanın fırsatına dönüştürebilirler. Diğer yandan dönemin var olan ilişki ve çalışma tarzı ve örgütlenme biçimlerini boşa düşürmesi gerçekliğinin aynı zaman tasfiyeci baskılanmalar da yarattığını, kullanılagelen “klasik” ilişki ve örgütlenme biçimlerini değersizleştirici yaklaşımları beslediği de gözden kaçırılmamalıdır.

Dönemin çok fazla anlaşılmayan ve üzerinde durulmayan ayırıcı bir başka özelliğinin altını çizmek, görünür hale getirmek devrimci bakımdan önemli. Dönemin koşullarının barındırdığı devrimci imkânlar arayışından bakıldığında, devrimci krizin olgunlaştığı anlara benzer bir niteliğe de sahip olduğu görülebiliyor. Devrimci teori, devrimci partilerin strateji ve taktik üzerine tartışmaları, devrimci deneyimler, devrimci krizin gelişiminin belli olgunluk aşamalarında üretimin denetlenmesi, krizin olgunlaşmasıyla bağlı tarzda üretimin yönetimi bizzat bu durumun kendisi tarafından üretim araçlarının mülkiyeti sorununu işçi sınıfı ve emekçi milyonların gündemine getiriyor. Ara dönemi şekillendiren fail olarak COVID-19 pandemisi, kitle mücadelesinin gelişimini vardığı düzey olarak değil, ama bizzat krizin yapısal doğası tarafından hemen her yerde kapitalist düzenin sağlık sistemlerini belli başlı kollarıyla sorgulama ve tartışmaya açmıştır. Keza üretimin amacı sorgulanmakta, ihtiyaç için mi kar için mi üretim sorunu gündeme girmektedir. Kapitalist sağlık sisteminin toplumun sağlık güvenliğini sağlayamadığı, sağlık gereksinimlerine yanıt olamadığı gerçekliği, nasıl bir sağlık sistemi sorun ve sorusunu toplumun tartışma gündemine sokuyor.

Pandemi, neresinden tutarsak tutalım kapitalist-burjuva sağlık sistemlerinin insani olmadığı, sağlığın sermaye yatırım alanı olmasının toplumun sağlık güvenliğini sağlayamadığı, kar amaçlı sağlık sistemlerinin toplumun ihtiyacını karşılayamayacağını büyük kitleler için görünür hale getirerek bizzat sağlık sistemlerini, oradan da başlayarak bütün bir sistemi sorgulatıyor. Pandemi, “Nasıl bir dünyada yaşıyorsunuz?” , “Nasıl bir dünyada yaşamak istersiniz?”, insanlığın “Nasıl bir toplumsal düzene ihtiyacı var?” sorularını yaşamını tehdit ettiği en geniş halk kitlelerinin önüne sürüyor. İlerleyen süreçte krizin daha da ağırlaşması ve uzaması toplumun sağlık güvenliği ve sağlık hakkının gerçekleştirilmesi sorunlarını keskinleştirmekle, derinleştirmekle kalmayacak ama bütün toplum nezdinde mevcut sağlık sistemlerinin de bir parçası olduğu bizzat kapitalist sistemin sorgulanmasını daha çok gündemleştirecektir. Sürecin uzaması durumunda üretim ve dağıtım tekelleriyle gıda sektörü başta gelmek üzere temel ihtiyaç maddelerinin üretim ve dağıtımı için de benzer bir durumun gelişmesi çok yüksek bir olasılıktır.

“Ara” dönem tanımlaması, dönemin geçici niteliğini vurguluyor. Geçici, ama geride kalana, eskiye dönülebileceği anlamına da gelmez bu. Ne dünya 2019 Aralık’ına ne de biz 2020 Mart öncesine dönebiliriz. Burjuvazinin sözcüleri bütün ülkelerde git gide daha çok “normalleşme”den söz ediyorlar, sanki düne, “başa” dönülecekmiş gibi yanıltıcı bir izlenim ve algı yaratıyorlar. Süreç ara dönemden ve öncesinden farklı bir yeni döneme evriliyor. COVID-19’un aşısı bulunacak, tedavi yöntem(ler)i geliştirilecek, COVID-19 ile yaşamak öğrenilecek vb. Hepsi bundan ibaret değil ama yine de yeni “normal” kuşkusuz başka bir normal olacak.

Yeni dönemi şekillendirici “unsurların” içerisinden geçmekte olduğumuz süreçte belirginleşeceği biliniyor. Korona salgını karşısında kapitalist düzen ve burjuva devletlerin iflası, büyük işçi emekçi kitleler için görünür hale geldi. Ara dönem örneğin bütün ülkelerde sosyalistlerin duygu ve düşüncelerinde temel bir değişimin, dönüşümün eşiği oldu; 20.yy sosyalizm deneyimlerinin yenilgisinin yarattığı ideolojik meşruiyet sorunu ideolojik siniklik, özgüvensizlik ve tutukluk sarsıldı, sosyalist ideoloji ve hareketin yükselişi için yeni bir iklimin oluşumu tetiklendi. Kapitalizmin meşruiyeti sosyalistler ve komünistler dışında çok daha geniş çevreler tarafından sorgulanırken diğer yandan sosyalizmin meşruiyetinin geniş toplum kesimlerine yayılma eğilimi itilim kazandı. Sosyalist propagandanın işçi sınıfı ve emekçiler arasında güçlü yankı bulacağı bir sürecin girişindeyiz. Ayrıca sendikal merkezlerin iflası esasen bir dönemin sınıf bilincinin dibe vurduğu ve tasfiye olduğu anlamına da geliyor. Diğer yandan dünya proletaryası ve ezilenlerinin saflarında yalnızca isyanların ayaklanmaların değil aynı zamanda yeni bir devrimci sınıf bilincinin mayalanmakta olduğu bir tarihsel döneme girildiği de görülüyor. Yeni sınıf bilincinin uç veren belirtilerini görmek, tanımak ve onları sosyalist teoriyle soylulaştırmak iddia sahibi öncülerin görevidir.

Hızla derinleşen iktisadi ve mali kriz, tedarik sisteminin çöküşü, burjuva devletlerin devasa boyutlara ulaşan kurtarma paketlerine karşın durdurulamaz şirket iflasları, kapıdaki enflasyon tehdidi, görülmemiş sayılara ve oranlara ulaşan işsizlik, yüz milyonları girdabına alacak yoksulluk, gıda krizi ve kıtlık tehlikesi, yüz milyonların ve milyarlarca insanın içerisine yuvarlandığı endişe ve güvensizlik hali, diğer yandan burjuva hükümetlerin, antidemokratik ve faşist iktidarların ara dönemde salgına karşı halkın sağlık güvenliği gerekçesiyle pratikleştirilen karantinadan sokağa çıkma yasaklarına, sıkı yönetim ve olağan üstü hal uygulamalarında burjuvazinin edindiği meşruiyet ve rıza örgütlemesi deneyimi. Bütün bunlar önümüzdeki dönemde sınıf çelişkilerinin çarpıcı tarzda derinleşeceği ve keskinleşeceğinin, hakeza devlet halk çelişkisinin bütün ülkelerde keskinleşeceğinin işaretleridir. Halkların geri alma hakkı için harekete geçeceğinin işaretleri belirmektedir. Dünya proletaryası ve ezilenlerinin 2010-11 ve keza 2019 halk isyanları dalgalarından daha ileri gitmesi, eylemleriyle iktidara yönelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Ara dönemde devrimci program ve devrimci strateji değişmediği gibi faşist şeflik rejimine karşı aktif savunma taktiği de geçerliliğini korudu. Kuşkusuz aktif savunmanın yeni duruma uyarlanması gerekti. Öncülerin örgütlenmesi ve çalışma tarzında bazı radikal değişimler yaşandı. Şimdi bir-iki aylık deneyimler, kitle ajitasyonunda çok daha atak olmanın, mümkün olduğunca çok sayıda küçük gruplar örgütleyerek küçük gruplara dayalı kitle ajitasyonu ve sokak gösterisi tarzını çok geniş alanlara yaymanın, öncünün ilişki ağını en uzaktaki güçlerine doğru genişletmenin, en geniş güçlerinin örgütlü tarzda hareket etmesini sağlamanın tamamen olanaklı olduğunu gösterdi. Her mücadele cephesinin kendi konumundan dönemin devrimci ihtiyaçlarına yanıt verebileceği, inisiyatif alabileceği özgün koşullar altında deneyimlendi. Emperyalist küreselleşme döneminin teknikleri, özellikle de iletişim teknikleri ile klasik araç ve yöntemlerin en etkin ve en iyi sonuç veren bileşimini yaratmanın öncülerin örgütlenmesi ve çalışma tarzı için olduğu kadar mücadele ve örgüt biçimleri bakımından da açığa çıkan hayati önemi yeni sürecin şekillendirici faktörleri arasında konumlanıyor. Devrimci ihtiyaçlar, dönemin bu alanda dayattığı yenilenme ve değişimin derinleşerek sürdürülmesin talep edecektir.

Siyasi yaşamı, sonsuz sayıda halkadan oluşan bir zincire benzeten Lenin, siyaset sanatının bütün zincire hâkim olmayı sağlayan ana halkayı bulmaktan ve o halkayı sımsıkı kavramaktan, olabildiğince yüklenmekten geçtiğini vurguluyordu. Yeni dönemin hazırlığı, ilerleyen sürece dair öngörülerde bulunmayı, gelişmeleri çözümlemeyi, sonuçlar çıkartmayı, yeni görevleri belirlemeyi vb. de kapsar elbette. Bir an için bile unutulmamalı ki devrimci öncü, her şeyden önce içerisinde hareket ettiği dönemin devrimci ihtiyaçlarını ve öne sürdüğü görevleri yanıtlayarak, ancak ve ancak verili dönemi kazanarak gerçekleştirebilir yeni dönemin hazırlığını!

Marksist Teori

Yaygın Süreli Yayın
Varyos Gazete Dergi adına Yazı İşleri Müdürü: Tülin Gür
Posta Çeki Hesap No: Varyos Gazete Dergi 17629956
Türkiye İş Bankası IBAN: TR 83 0006 0011 1220 4668 71

Bize Ulaşın

Yönetim Yeri: Aksaray Mah. Müezzin Sok. İlhan Apt. No: 12/1 D:7 Fatih/İSTANBUL
Tel: (0212) 529 15 94  Faks: (0212) 529 06 75
Web Sitesi: www.marksistteori5.org
E-posta: info@marksistteori.org
Twitter: @mt_dergi