Futbolun Ölümü Ve Kurtuluşu

Futbol “oyun”u

Kökeni eski çağlara kadar giden futbol esas biçimine, 18. yy.da kapitalizmin ilk beşiği olan İngiltere’de kavuşmuştur. İşçi sınıfının yaratıp geliştirdiği bir oyun ve spor türü olarak futbol, bugün insanlığın yaşamında tutması gereken yerden çok daha fazla güce ve etkiye sahiptir. Kapitalizmin dünyasında bu kolektif oyun, geniş kitleleri ekonomik olarak sömürmenin bir aracı olmanın yanında, ezilenlerin yaşadıkları yoksulluk ve sefaletin nedenlerini anlamalarını engelleyen bir örtü haline gelmiştir. K. Marks’ın dinin teskin edici özelliğini belirtmek için kullandığı veciz sözünü, “Futbol halkın afyonudur” olarak değiştirmemizde, futbolun bugünkü işlevi bakımından hiçbir sakınca yoktur. Hatta somut, görülebilen bir ‘şey’ olduğundan bazı anlarda dinden daha etkili olduğu da söylenebilir.

Bu oyun insanlığın yaşamında nasıl bu kadar etkili bir hale geldi? Birçok neden sıralanabilir ama asıl neden oyunun kendi içinde, onun güzelliğindedir. Bu bakımdan önce buradan başlamak, oyunu tanımak ve anlamak gerekir.

Futbolun oyun olarak en önemli özelliği kolektif, halkçı bir spor olmasıdır, sokağa aittir. Her yerde oynanabilir: sokak araları, apartman-okul bahçeleri, kumsallar, hapishane havalandırmaları veya gerilla karargâhları vb. İnsan dışında gerekli olan malzemeler ise iki kale direği ve bir toptur. Bir taş, bir kütük, meşrubat şişesi, okul çantası, giysi ya da duvara atılmış bir çizgi kale olabilir. Topunuzun meşinden, plastikten olmasına da gerek yoktur, içi doldurulmuş bir çaput, bir konserve kutusu bile top olabilir.

Ekonomik olarak çok kolay ulaşılabilen, ucuz bir oyundur futbol. Golf, tenis, yüzme, binicilik vb. oyunlar gibi özel bir donanıma, mekâna ihtiyaç yoktur. Yalın ayak bile futbol oynanabilir. Bir diğer önemli özelliği de, oyunun kurallarının herkesçe rahatlıkla anlaşılabilecek ve uygulanabilecek kadar basit olmasıdır. Kurallar esnektir, futbol oynayacağınız yere göre takımlar kendi aralarında kural değişikliği yapabilirler.

Takım oyunu olan futbol, toplu oynanır ve takım içinde yardımlaşma-dayanışma olmazsa, oyun özelliğini yitirir. ‘Bir insanı tanımak istiyorsan futbol oynayacaksın’ denilir. Bu oyunda kimse rol yapamaz. Herkes gerçek kişiliğiyle sahadadır!

‘Şahsi’ oynayanlar eleştirilir, dışlanır. Belirttiğimiz insani özelliklerin, erdemlerin gelişmesine katkı sağlar. Bunun yanında aynı ya da karşı takımdan hiç tanımadığınız onlarca insanla tanışma olanağı verdiğinden sosyalleştirici bir oyundur. Sokakta, mahallede, okulda, piknikte insanlar ilk kez aynı topun peşinde koşarken birbirine dokunup, tanışmış; ömürlük veya günlük dostluklar, sevinçler paylaşılmıştır.

Bu oyunu oynamanız için diğer spor dalları için geçerli olan tek tip fiziksel özelliklere ya da yeteneğinizin belirli bir alanının gelişkin olmasına gerek yoktur. Sokakta, koşabilen ama eli- kolu olmayan biri top oynayabilir; koşamayan, ayağı sakat olan biri kaleye geçebilir. 60’lı yıllarda sahalarda fırtına gibi esen Brezilyalı Garrincha; çocuk felci geçirmiş, bu yüzden omurgası S şeklinde olan ve iki bacağı aynı tarafa eğik bir futbolcu olmasına karşın, 1962 Dünya Kupası’nın en iyi oyuncusu seçilmiştir.

Okurun dikkatini çekmiştir belki, yazının başından beri futboldan sık sık “oyun” diye bahsediliyor! Futbolun bu kadar popüler olmasında en önemli özelliklerinden biri de budur. Christian Bromberger bu konuda şöyle diyor: “Bu sporda klasik üçlemeye aynen uyulur: Eylem birliği, yer birliği, kırk beşer dakikalık iki devreye ayrılsa da zaman birliği. Süre, takımların karşılıklı anlaşmasıyla değişebilir. Ender görülen bir durumdur bu. Nedeni belki bir tiyatro oyununun ya da aksiyon filminin süresine eşit olan maç süresinin maç dramaturjisini güçlendirmesi ve seyircilerle oyuncular arasındaki ‘birlik’ olgusunu teşvik etmesidir. Maç süresince, bir ömür boyu hissedilebilecek bütün heyecanı hissettirir: Neşe, acı, nefret, sıkıntı, hayranlık duygusu...”

Yukarıda saydığımız futbolun olumlu özelikleri geniş kitlelerin katılımıyla birlikte, ona olan sevgisinin de nedenidir. Türkiye’de her yüz kişiden 71’i “En sevdiğiniz spor hangisi?” sorusuna “futbol” diye cevap vermektedir. Buna karşın en başından beri futbol aynı zamanda burjuvazinin ilgisini çekmiştir. Che’nin tutkunu olduğu, A. Gramsci’nin “Açık havada ortaya konan insan sadakatinin krallığıdır” diye tarif ettiği futbolun halkçı, kolektivist kaleleri, burjuvazi tarafından topa tutularak 150 yıldır teslim alınmaya çalışılmaktadır.

Futbol kulüpleri önce İngiltere’nin proleter yoğunluklu şehirleri Manchester, Liverpool ve başkent Londra’da kurulmuştur. Bunların çoğu işçi kulüpleridir. Günümüzde dünyanın en zengin kulübü olarak bilinen Manchester United’in kurucularından biri de F. Engels’tir. Marx’ın Londra takımlarından Arsenal’i tuttuğu söylenmektedir. Bu iki takımın ve Liverpool kulübünün renklerinin kırmızı olması tesadüf değildir. 19. yy.ın sonu ve 20. yy.ın başında Avrupa’da kurulmuş kulüplerin birçoğunun forma rengi kırmızıdır!

Britanya’da doğan futbol, o günün hâkim emperyalist gücü İngiltere aracılığıyla önce Avrupa’ya, sonra da tüm dünyaya taşınmıştır. Avrupa’nın ilk futbol kulüpleri Fransa’da Hevre, İtalya’da Cenova, İspanya’da Bilbao ve Barcelona, Almanya’da ise Hamburg’da kurulmuştur. Bu şehirler, o dönem ülkelerinin en önemli ticaret limanlarına sahiptir. Denizciler, işçiler ve beyaz yakalılar futbolu gittikleri her ülkede hiç zorlama olmaksızın yaygınlaştırmışlardır. Dünya futbolunda bir ekol olan Brezilya’daki ilk maç, Eduardo Galeano’nun belirttiğine göre, Sao Paulo’da ‘Gas Company’de çalışan İngilizler arasında yapılmıştır. 1900’lü yılların başından itibaren ise karayollarının gelişmesiyle birlikte futbolun yolculuğu ülke içlerine doğru kaymıştır. Kapitalizmin dünyayı fethi sırasında futbol da ona eşlik etmiş, yığınların kalbini gönüllüce kazanmıştır. Bugün, yeryüzünde futbol oynamayan tek bir kara parçası yoktur. Şu an itibarıyla Birleşmiş Milletler’in üye sayısı 191 ülkeyken, FIFA (Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği) 207 üyeye sahiptir!

Türkiye’de ise ilk futbol maçı 1895 yılında İzmir’de iki İngiliz takımı arasında oynanmıştır. II. Abdülhamit hemen ‘olağan kuşkuculuğuyla’ bu sporu yasaklamış, uzun süre özelikle Osmanlı tebaasının oynamasına izin vermemiştir. Ülkeye futbolun girişi ve gelişimini gecikmesi, hem Osmanlı istibdadından hem de kapitalizmin gelişim düzeyinden kaynaklıdır diyebiliriz.

Futbolun “güç”ü

Futbol, doğuşunda ezilenlere ait, bir dayanışma ve şenlik aktivitesiyken, daha sonra emekçilerin elinden alınmaya çalışılmıştır. İlk çıkışında İngiliz monarşisi tarafından yasaklanmasına karşın ilk futbol federasyonu 1863’te İngiltere’de kurulmuştur. Diğer ülkeler de aynı yolu izlemiş ve 20. yy.ın başında Avrupa’da futbol federasyonu kurulmamış ülke kalmamıştır neredeyse. Federasyonlar aracılığıyla futbol devletin denetimine alınıp, kaideleri belirlenip, kurumsal bir yapıya kavuşturularak bu ‘tehlikeli’ oyun çok erken bir dönemde kontrol altına alınmıştır. Türkiye’de futbol federasyonunun kuruluş tarihi 1923’tür.

20. yy.ın ortalarına kadar burjuvazi için futbolun siyasi yönü ticari yönünden daha öndedir. Özellikle Dünya Kupası organizasyonları emperyal ülkelerin güç ve prestij mücadelesine dönüşmüştür. Ülkelerin içinde ise kitleleri sorunsuz yönetmek ve onların sempatilerini kazanmak için kullanılmıştır. Bunun için de halk arasında popüler ve dolayısıyla emekçi kimliğiyle öne çıkan kulüpler hedeflenmiştir. 1938’de İtalya ve Macaristan arasında oynanacak Dünya Kupası finali öncesi Mussolini, İtalyan futbolculara bir telgraf gönderir; ‘Ya galibiyet ya ölüm’ der, maçı kazanan İtalyanlar, kupa törenine faşist ordunun üniformalarıyla çıkar. Bu başarı daha sonra tüm dünyada ve ülke içinde faşizmin gücü olarak propaganda edilir. Hitler, Almanya’nın Gelsenkirchen şehrinin bir işçi mahallesinde kurulmuş ve madencilerin takımı olarak bilinen Schalke OL kulübünü popülaritesi ve sol kimliğinden dolayı ‘düşürüp’ Nazi partisinin resmi takımı haline getirmeye çalışmışsa da başaramamıştır.

Türkiye’de de durum çok farklı değildir. İşgal yıllarında İstanbul’da işgalci ülke takımlarını tek tek dize getirdiğinden halkın sevgilisi olan Fenerbahçe kulübü, tek parti döneminde iktidarın özel ilgi alanı içinde olmuş, ekonomik olarak da kollanmıştır. Bugün FB’nin maçlarını oynadığı kendi stadına adını veren Hitler hayranı Şükrü Saracoğlu, 1934’te Adalet Bakanı'yken, hukuki bir meseleden dolayı zor durumda olan kulübün başkanlığını üstlenerek koruması altına almıştır. İki tarafın çıkarları da korunmuş, birbirlerini kullanmışlardır. 195657 yıllarında, İstanbul’da oy alamayan CHP, bu yıllar boyunca dönemin en büyük golcüsü ve yıldızı FB’li Lefter’i milletvekili adayı yapacağını propaganda ederek oylarını yükseltmeye çalışmıştır. Rum olan Lefter aday gösterilmemiştir!

Futbolun “kâr”ı

Futbolun ticarileşmesinde onu evlere kadar sokan televizyonun büyük payı vardır. TV reklam, para demek. Maçlar televizyondan yayınlanmadan önce küçük bütçeleri olan kulüplerin gelirleri aniden büyük oranda artmış, buralara yönelik sermaye akışı hızlanmıştır.

1954 yılında İsviçre’de düzenlenen Dünya Kupası, TV’den naklen yayınlanan ilk organizasyondur. O yıl içinde F. Almanya’da televizyon sayısı 11 binden 85 bine çıkmış; 1958’deki Dünya Kupası’nın düzenlendiği dönem içinde Fransa’da televizyon satışları yüzde 20 oranında artmıştır. 1966 Dünya Kupası ilk kez uydu aracılığıyla tüm dünyaya ulaştırılmış, final maçını 400 milyon insan evlerinden izlemiştir. Teknolojinin gelişimi ve televizyon aygıtının yaygınlaşması sonucu en son 2006’da Almanya’da düzenlenen Dünya Kupası final maçını ise 3 milyara yakın insan televizyon başında izlemiştir.

Hiçbir dinin bile bu kadar taraftarı/tutkunu yoktur! Kitlelerin bu oyuna olan ilgi ve sevgisi kapitalizm için müthiş bir pazar-kâr alanı yaratmıştır. Bugünkü futbolun durumunu tanımlamak için; ‘futbol endüstrisi’ tabiri sıkça kullanılmaktadır. Biz bu yazıda, ‘ticari futbol’ kavramını kullanmayı tercih edeceğiz; zira futbolu sanayinin değil, ticaretin bir alanı olarak ele almak gerektiğini düşünüyoruz.

Futbol sektörünün bugünkü durumu itibarıyla onu sadece kitleleri maniple etmenin, uyutmanın bir aracı olarak görmek sığ bir yaklaşım olur. Dünya futbol âlemi yüz milyarlarca dolarlık bir ekonomik hacme sahiptir. 1994 yılında patronların bir toplantısına katılan FIFA’nın Başkanı Havalange; “Dünya futbolunun cirosunun yılda 225 milyar dolara ulaştığını söyleyebilirim” diyordu. Türkiye’de bu rakam 5 milyar dolara yakındır.

FIFA’nın 2006 Dünya Kupası’nda sadece televizyon naklen yayınlarından elde ettiği gelir, 2,8 milyar İsviçre frangıdır. UEFA (Avrupa Futbol Federasyonları Birliği), düzenlediği Avrupa Şampiyonası ve Şampiyonlar Ligi organizasyonlarından ayrı ayrı 1,1’er milyar İsviçre Frangı gelir elde etmektedir. Bunların yanında FIFA ve UEFA daha küçük çaplı yirmiye yakın uluslararası turnuva düzenler; bu organizasyonların hepsinden FIFA-UEFA gibi örgütlerle, katılımcı ülke ve kulüpler büyük paralar kazanmaktadır.

FIFA, futbolun ticarileşmesinde belirleyici olmuştur. 1974’te FIFA’nın başına gelen J. Havalange, göreve geldikten hemen sonra; “Ben buraya futbol adı verilen ürünü pazarlamaya geldim” der. Taşımacılık, silah, sigorta şirketlerine sahip olan bu şahıs o tarihten itibaren ‘görevini’ fazlasıyla yerine getirerek, bir zamanlar ezilenlerin bir etkinliği olan futbolun bütünüyle ticarileşmesi sürecinin mimarı olmuştur.

Bu tarihten itibaren başta Avrupa’da olmak üzere büyük kulüpler (taraftar kitleleriyle ekonomik gelir potansiyeli olanlar) ya büyük tekellerin dolaylı himayesi altına girmiş ya da direk onların bir ‘şirketi’ haline gelmiştir. Son yıllarda büyük sermayedarların futbol kulüplerine gösterdiği ilgi daha da artmıştır. İtalyan kulüpleri Juventus FIAT’a, Milan kulübü toplam üç yüz şirkete sahip olan S. Berlusconi’ye, Parma kulübü ise süt mamulleri devi Parmalat’a aittir. Fransa’da PSG’nin sahibi Canal Plus, Hollanda’da PSV’nin sahibi Phillips şirketleridir. Bunlar gibi onlarca örnek verilebilir. Son beş yılda ise futbol sermayesi uluslararasılaşmaya başlamıştır. Futbolun beşiği İngiltere’deki büyük kulüpler, taraftarların tüm karşı çıkışına rağmen özellikle ABD, Uzakdoğu, Rus ve Ortadoğu kökenli kapitalistlere satılmıştır. Manchester United, Liverpool, Arsenal ve Chelsea gibi köklü İngiliz kulüpleri, uluslararası sermaye için neden bu kadar önemlidir?

Hem bugünkü ekonomik değerleriyle (Manchester United’ın toplam değeri 1 milyar sterlindir) hem de ülke içindeki ve dışındaki tanınmışlıklarıyla pazarda daha da değerlenebilecek bir potansiyele sahiptirler. Ayrıca bu kulüpler aracılığıyla şirketler tanıtımlarını yapmakta, istedikleri zaman sermaye ihracı yapacakları ülkelerin iktidar sahipleriyle görüşüp iş bağlamaktadır. Bunların dışında dokunulmazlık satın almakta olanlar da vardır.

S.B’nin dağılmasından sonra yapılan yolsuzluklar soncu Rus petrol şirketi Sibneft’e konup 20 milyar dolarlık servetin sahibi olan Roman Abramoviç, 450 milyon euroya İngiliz Chelsea kulübünü satın alarak uluslararası alanda dokunulmazlık elde etmiştir. Böylece diğer Rus oligarkları gibi Putin’in hışmına uğramamıştır. Bu alışveriş sonrası Rusya’yla olan ilişkilerini düzeltmek için de Rus futbol kulübü CSKA Moskova’ya açıktan 45 milyon euro vermiştir.

Futbolda egemenlik ilişkisi

Futbolun siyasi ve ekonomik gücü arttıkça buna sahip olmaya çalışan güçler de o oranda artmakta, bunların arasındaki güç mücadelesi ve rekabet de şiddetlenmektedir.

Futbol sektöründe üç ana güç odağı vardır;

Federasyon ve bunların bağlı olduğu uluslararası federasyonlar birliği.

Futbol kulüpleri.

Siyasi iktidarlar.

Daha ikincil güçler ise: Medya, sponsorlar ve mafyadır.

Bunları açarsak:

Her ülkenin bir futbol federasyonu vardır. Bunlar, içinde yer aldıkları kıtanın federasyonlar birliğine üye olmanın yanında, tüm dünya ülke futbol federasyonlarının bağlı olduğu FIFA’nın mensubudurlar. Ülke federasyonları, daha çok içerdeki futbol düzeninin işleyişinden sorumludurlar. Yerel federasyonlar bağlı oldukları uluslararası federasyonlar birlikleri gibi, özerk örgütlenmelerdir; görünüşte, hiçbir kâr amacı taşımayan dernek statüsündedirler.

FIFA, futbolun Birleşmiş Milletler örgütü gibidir, kıta federasyonlarıyla danışma içinde futbolun genel oyun kurallarını belirleyip, değişiklik talimatları yayınlar; ülke içi ve dışındaki kulüplerde, ülke takımları arasındaki sorunları çözer. Düzenleyici kurumdur ve kararları nihaidir. Kendi hukuk kurulları, mahkemeleri (CAS, Tahkim vb.) vardır. Bunların kararlarını değiştirecek başka bir yargı kurumu yoktur. Bunlara ‘futbolun bürokrasisi’ denilebilir.

Futbolu ‘dış güçler’den korumak amacıyla daha sosyalist ülkeler yaşarken, onların katılımıyla kurulmuş olan federasyon birlikleri daha sonra başlı başına bir güç merkezi haline gelmiştir. Futbolun sermayenin yağma alanına dönüştürülmesinde belirleyici bir rol üstlenmişlerdir. Son 30 yılda, oyunun kuralları da dâhil olmak üzere, uluslararası turnuvaların örgütleniş biçimi, kulüpler arası ilişkiler, futbolcuların serbest dolaşımı, siyasi nedenlerle ‘dünya sistemi’ dışına düşmüş ülkelerin uluslararası organizasyonlardan dışlanması vb. her şey, bu amaca hizmet etmeye yöneliktir.

Ülke içinde ve dışında yapılan tüm resmi futbol organizasyonları bu yerel ve uluslararası teşkilatlar tarafından yapılmaktadır. Dolayısıyla elde edilen milyarlarca dolarlık gelir bunların elinde toplanarak ‘hak sahipleri’ne dağıtılmaktadır. Bu paranın ve düzenleyici gücün paylaşımı başta büyük kulüpler olmak üzere kulüpleri federasyon örgütlenmeleriyle karşı karşıya getirmektedir. Ayrıca siyasi iktidarlar da ülke içinde federasyonların bu gücüne ortak olmaya çalışmakta, tamamen kendi denetimleri altına almak istemektedir.

Yüz milyonlarca dolarlık ekonomik değerleriyle, işleyiş biçimleriyle ticari şirketlere dönüşmüş olan profesyonel kulüpler, futboldan elde edilen gelirlerden daha fazla pay istemektedirler. Bunun için karşılarındaki en büyük güç olan kendi ülke federasyonları ve uluslararası birliklerle kıyasıya mücadele etmektedirler.

Öncelikle, futbol sermayesinin en güçlü olduğu Kıta Avrupa'sına bakalım. 2000 yılında Avrupa’nın en büyük kulüpleri (şirketleri) bir araya gelerek G-14 adında futbol kulüplerinin ilk uluslararası örgütünü kurmuştur. FIFA ve UEFA’ya karşı örgütlenen bu kulüpler; Real Madrid, AC Milan, Ajax, Liverpool, Bayern Münich, Juventus, İnter Milan, Barcelona, Manchester United, Borussia Dortmund, PSG, Marsilya, Porto ve PSV Eindhoven’dir. G- 14’ün tüzüğünde kuruluş amaçları söyle açıklanır; “G-14 kulüplerinin konumunu pazarda güçlendirmek ve futbol dünyasında G-14’ün önemini arttırmaktır.” Bu örgüt daha sonra yeni katılımlarla, özellikle maddi yönden güçlü kulüplerin üyeliğiyle daha da güçlenir. G-14’ün en üst düzeydeki yöneticisi Thomas Kurth, Fransız Lyon kulübünün birliğe dahil edilmesi sonrası şu açıklamayı yapar; “Kapalı bir kulüp olmadığımızı ama sadece iddialı kulüplerin G- 14’ün üyesi olabileceğini göstermek amacıyla genişleme arzusu içindeyiz. Beri yandan Lyon kulübünü almayı gerekli bulmamızda ticari kaygılar rol oynamıştır. Başkanı, bu kulübü basit bir futbol kulübünün ötesine taşımak istiyor.” Niyetleri ve ne yapmak istediklerini kendileri açıkça dile getiriyor. Sporun, yani futbolun geliştirilip, insanlık için yararlı hale getirilmesi amacı FIFA, UEFA gibi uluslararası örgütlenmelerle birlikte kulüpler için de sadece kağıt üstünde kalmıştır.

G-14, kuruluşunun hemen sonrasında UEFA ve FIFA’dan bağımsız olarak Avrupa çapında 18 takımlı kendi liglerini kuracaklarını açıklar. Bunun akabinde bir İspanyol kapitalisti bu kez kendi planını açıkladı: 8 ülkeden 16 takımın katılacağı European Gold Cup. Katılımcı kulüpleri bu organizasyondan başarılarına göre 30 ile 110 milyon Euro kazanabilecekti. Bu durum karşısında UEFA ve G-14 bir araya gelip anlaşmak zorunda kaldılar. Bu projeye birlikte karşı çıktılar. UEFA’nın organize ettiği Şampiyonlar Ligi yeniden düzenlenip, kulüplerin payları arttırıldı. Bu ligin ortalama 750 milyon Euroluk gelirinin 547 milyonu kulüplere gitmektedir.

Avrupa’nın büyük kulüplerinin en önemli gelir kaynaklarından biri, bahsettiğimiz Şampiyonlar Ligi organizasyonudur. G-14’lerin çoğu bu lige direk katılmaktadır. Kulüpler, daha hiç maç oynamadan ‘ayakbastı’ parası olarak 5 milyon Euro almaktadır. 4 takımlı gruplarda 6 maç yapılmakta, galibiyet başına 600 bin Euro, beraberlik için 300 bin Euro almaktadırlar. Gruplardan çıkan ve elemelere kalıp kazanmaya devam eden kulüplerin aldığı para katlanmaktadır. Finale kadar yükselip kupayı kazanan kulübün kasasına 100 milyon Euronun üstünde para girmektedir.

Türkiye’deki büyük kulüpler de Şampiyonlar Ligi’ne katılmak için çetin mücadele vermektedir, bu mücadelenin sonucu kulüpler arası rekabet gittikçe şiddetlenmekte, Türkiye Futbol Federasyonu’yla kavga etmektedirler. Yabanca futbolcu kontenjanının artırılmasıyla daha fazla başarı ve para kazanacaklarını düşünmektedirler. Bunların dışında naklen yayın gelirlerinin paylaşımı, transferlerde federasyona ödenen pay, ligdeki sıralamaya göre alınacak para ve sponsorluk gelirlerinin paylaşımı gibi önemli rantların üleşilmesi sorun olmaktadır. Ayrıca kulüplerin federasyon yönetiminde daha fazla söz sahibi olma istemleri de bu mücadeleyi zaman zaman kriz boyutuna çıkarmaktadır. Son iki yıldır Türkiye’de de Avrupa Şampiyonlar Ligi’nin sistemi uygulanmaktadır. Kulüpler, Turkcell Süper Lig ve Fortis Türkiye Kupası organizasyonlarından naklen yayınlanan maçlarının sayısına ve başarılarına göre federasyondan para almaktadır.

Ülkedeki futbol kulüpleri daha çok yerli, yeni palazlanan sermaye patronlarının elindedir. Patronajdaki diğer önemli kesim ise siyasi partilerle bağlantılı belediye başkanlarıdır. Türkiye’de de futboldan büyük paralar kazanılmaktadır ama Avrupa kulüpleriyle karşılaştırıldığında kulüplerin sermaye yapıları, birikimleri oldukça zayıftır. Türkiye’de futbol kulüplerinin toplam geliri 500 milyon dolar civarındayken, Avrupa kulüplerinin toplam geliri 13 milyar doların üstündedir. Mesela, İngiliz takımı Chelsea’nin sponsorluk geliri 93,7 milyon dolar, Alman Bayern Münih’in 92,1 milyon dolardır. Türkiye’de ise bütün futbol kulüplerinin sponsorluk gelirinin toplamı 70 milyon dolardır. Ülkenin en zengin takımı Fenerbahçe, 10 milyon dolarlık sponsorluk geliriyle ilk sıradadır.

Buna karşın, özellikle büyük kulüplerin başkanı olabilmek için büyük kapışmalar yaşanmaktadır. Büyük bir kulübün başkanlığı ya da yönetim üyeliği prestij demektir. İstedikleri zaman cumhurbaşkanı da dâhil herkesle görüşebilmekte, iktidarla, bürokrasiyle olan kişisel işlerini çözebilmektedirler. Fenerbahçe’nin başkanı Aziz Yıldırım, NATO müteahhidi ve Rus silahlarının Türkiye pazarlayıcısıdır. BJK Başkanı Yıldırım Demirören, Demirören şirketler grubunun veliahdı; Galatasaray’ın başkanı Özhan Canaydın tekstil fabrikatörüdür. Trabzonspor’un başkanı, Albayraklar grubundan Nuri Albayrak’tır. Bu büyük kulüplerin yönetim kurulları da irili-ufaklı sermaye patronlarından oluşur.

Türkiye’deki kulüpler şirketleşme yolunda önemli mesafeler kat etmişse de yapısal zayıflıkları, oturmuş bir futbol düzeninin olmaması, devletin müdahaleleri ve kulüplerin geçmişten beri mafyayla olan ilişkileri tekelci sermayeyi futbol sektöründen uzak tutmuştur. Son yıllarda futbolda elde edilen gelirlerin büyüklüğü düşünüldüğünde bu sektöre el atacakları kesindir; uygun, istikrarlı bir ortamın oluşmasını bekledikleri söylenebilir. Örneğin, Fenerbahçe kulübünün yönetimine seçilerek Aziz Yıldırım’ın ‘sağ kolu’ olan Koç Holding’den Ali Koç’un kulüp patronluğuna hazırlandığı söylenebilir.

Ulusal ve uluslararası alanda futbol kulüplerinin hem birbirleri arasındaki rekabet hem de bir arada başta federasyonlar ve bunların uluslararası örgütleriyle, diğer güçlerle olan mücadeleleri daha da kızışacaktır. Bunun sonucunda küçük kulüplerin yaşam alanları iyice daralacak; en paralı ve en zengin kulüpler ayakta kalacak, topu istedikleri gibi döndüreceklerdir.

Burjuva siyasi iktidarlar, futbolda ‘özel’ bir güçtür! Diğerleri gibi sadece ekonomik çıkarlarla hareket etmezler. Futbolla sosyal, siyasal, psikolojik vb. toplumsal yaşamdaki etkisinden dolayı da ilgilidirler. Siyasi iktidarlar bakımından hakimiyet altına alındığında kompleks getirileri, tersi durumda zararları olabilecek bir gerçekliğe kayıtsız kalmaları mümkün değildir.

Futbol aracılığıyla en ucuzundan, en kolayından kitleler maniple edilir, siyasal düzenlerinin ihtiyaçları doğrultusunda eğitilir ve uyutulur.

Ulusal takımlarını, kulüplerini sonsuz biçimde desteklerler. Onların başarısı kendi başarıları, tanıtımı anlamına gelir. Yeni pazarlara açılmanın yolunu açar böylece.

Devletler sadece ülke içi değil uluslararası alanda da futbolu kullanırlar. Dış siyasetlerini güçlendirmekte, prestijlerini arttırmakta futbol önemli bir araçtır. Bunun için futbol dünyasının uluslararası örgütlenmeleri olan FIFA ve UEFA’da etkin olabilmek için tüm güçlerini harekete geçirirler. Bu kurumların başkanını seçmek, yönetim kurullarını oluşturmak, Birleşmiş Milletler’deki süreç kadar zorludur!

Ülkeler arası rekabette güç paylaşımı mücadelesinde futbolun nasıl kullanıldığı üzerine daha önce Mussolini örneğini vermiştik. Bugünkü kullanımı daha boyutludur, daha ince metotlarla olmaktadır. Buna makro düzeyde vereceğimiz iki örnekle açıklık kazandırabiliriz. Futbolda geri ama emperyalist güçler arasında en önde olan ABD, futbolla çok ilgilidir! ABD destekli faşist cuntanın iktidarda olduğu 1978 yılında Dünya Kupası Arjantin’de düzenlenir. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı H. Kissinger, organizasyon boyunca oradadır ve Videla’nın imajını düzelteceğini düşünerek Arjantin’in kupayı kazanması için ABD’nin tüm gücünü kullanır. Kissinger’in gözetiminde maçlar alınır-satılır ve Arjantin kupayı kazanır. 30 yıl sonra Irak’ın Asya Futbol Kupası’nı kazanması için işgalci ABD yine aynı rolü oynamıştır!

Buradan itibaren siyasi iktidarların futbol üzerindeki gücü ve rolü hakkında konuşurken başka yerlere gitmeyeceğiz. Türkiye gerçekliği tüm dünya için bir laboratuvar ortamı sunmaktadır.

1923’te Türkiye Futbol Federasyonu’nun kuruluşundan itibaren devlet, futbolu hem siyasi- ekonomik amaçları doğrultusunda kullanmış hem de onu kapitalist sisteme uygun hale getirmek için yasal, pratik her türlü adımı atmıştır. Bütün dünyada olduğu gibi devletin futbol üzerindeki asıl rolü bu iki gerçeklik noktasında şekillenmiştir.

Cumhuriyet tarihi boyunca futbol görevsiz bırakılmazken devletin futbol üzerindeki hakimiyeti de daim olmuştur. 12 Eylül cuntası, Ankaragücü’nü kendi simgesi olarak ‘kararnameyle’ 1981’de birinci lige çıkarmış ve orada tutmuştur. Ankaragücü’yle ordu arasındaki bu işbirliği, sonradan askeri sanayi işletmesi MKE’nin Ankaragücü’ne sponsor olmasıyla derinleşmiştir.

Kürdistan’da devam eden savaş yıllarında futbol, psikolojik savaşın bir aracı olarak sürekli kullanılmıştır. Batıda statlar şovenizmle zehirlenirken, Kürtler, futbol aracılığıyla rejime bağlanmaya çalışılmıştır. Diyarbakırspor ve Vanspor’un 1. Lig’e çıkışları, küme düşmekten son maçlarda kurtulmaları hep devlet müdahalesiyle gerçekleşmiştir.

İktidarda varlığını sürdürenlere karşı iktidara aday olanlar her yerde olduğu gibi futbol üzerinde de kavgaya tutuşur. Bu rekabette kitleler futbol aracılığıyla arkalanmaya çalışılır. Türkiye’de burjuva klikler arasında devam eden bu mücadelenin en canlı cephelerinden biri de futboldur. AKP ve tekelci sermaye, daha çok sivil bürokratların ve mafyanın egemenliği altında olan Türkiye futbol düzeninin statükolarını yıkıp küresel sermayeyle entegre hale getirmeye çalışıyor. ‘Dernek statüsünde olan’ kulüpleri çıkarıp hukuksal, yapısal ve kurumsal olarak da herhangi bir şirkete dönüştürmeyi hedefliyorlar. Yabancı futbolcu sayısının arttırılması, hatta sınırsız hale getirilmesi, patronların parasıyla yasal olarak da kulüplere sahip olabilmesi vb. niyetleri vardır.

Bunun için mevcut yapının değiştirilmesi, federasyonun düşürülmesi gerekiyor. Son beş yılda AKP kulüpleri tek tek ele geçirerek, ele geçiremezse kendisine bağımlı hale getirerek federasyon yönetimini seçen delegelerin çoğunu oluşturan kulüpleri baskı altına almaya çalışıyor. Bugün kulüplerin yarısı; Trabzonspor, Kasımpaşaspor, İstanbul B. Belediye Spor, Konyaspor vb. AKP’nin doğrudan denetimi altındadır.

AKP, elindeki tüm güce rağmen federasyonu ele geçirememiştir; son federasyon seçimlerinde AKP’nin karşısına Deniz Baykal’ın liderliğinde tüm siyasi partiler, mafya, ‘derin’ güçler ve bunların denetimindeki basın topluca çıkmıştı. 2008’de yapılacak federasyon seçimlerinde AKP’nin elini daha güçlendirerek gireceği şimdiden ortaya çıkmıştır. Bunun yasal ve pratik hazırlıkları devam etmektedir.

Kulüplere hükümetin desteği son genel seçimlerde AKP’nin aldığı oy oranında etkili olmuştur. 22 Temmuz seçimi öncesi, Kemal Unakıtan’ın seçim bölgesinin hakimi Eskişehirspor’a Sergen Yalçın’ı kişisel çabalarıyla transfer etmesi, sosyal demokratların geleneksel olduğu bu şehirde CHP’ye fark atmasında bu transferin de rolü olduğu söylenmektedir. AKP, eskiden daha geri düzeyde ilgilendiği futbola son yıllarda daha fazla ilgi göstermektedir. 2004 yerel seçimleri öncesi Trabzonspor-Fenerbahçe arasında yaşanan gerginlikte R.T. Erdoğan’ın FB lehine taraf olması, normalde çok güçlü olduğu Trabzon’da belediyeyi CHP’ye kaptırmasına yol açan nedenlerden biridir. Bu örnek, AKP’nin bütün gücüyle, değişik yöntemlerle futbol dünyasına daha etkin müdahil olmasının başlangıcı olmuştur.

Futbol üzerinden sadece siyasi yatırım yapılmamaktadır. Federasyonun düşürülmesi aynı zamanda bir ‘kalenin’ daha ele geçirilmesi, dolayısıyla siyasi-ekonomik anlamda Türkiye’deki futbol düzenine egemen olmak anlamına gelir. Ortada, 5 milyar dolara yakın para vardır! Futbolda güçlenmek toplumsal yaşamda, dolayısıyla iktidar mücadelesinde güçlenmek demektir.

Burjuva siyasi iktidarın futbolu sermayenin egemenliği altına sokmak istemesi kadar doğal bir şey yoktur. Bu sektörden elde edilecek gelirlerin büyümesi kendi çıkarınadır. Ticari futbolun gelişimi, siyasi iktidarlara da büyük gelirler sağlamıştır. Bu yüzden kulüplerin belirli bazı ayrıcalıkları vardır tüm dünyada; teşvik yasaları, en düşük düzeyde vergilendirme, yeni gelir olanakları sunma, bu doğrultuda gerekli yasal değişiklikleri yapma, kısacası tüm devlet imkânları ticari futbolun emrindedir. Futbolun bu biçimde büyümesinin devlet kasasından bazı giderlere neden olsa da kasaya giren paranın yanında lafı bile olmaz. Resmi bir kurum olan Spor Toto Teşkilatının düzenlediği futbolla ilgili ‘İddia’ oyununa (kumarına) 2004 Nisan-2006 sonu arasında halkın akıttığı para 3.2 milyar YTL’dir. Bu rakamlar, İddia’yı devlet destekli bahis şirketleri arasında dünya üçüncüsü yapmıştır. Devletin kontrolü dışında da Türkiye’de sanal ortamda oynanan yasadışı futbol bahislerinin yıllık tutarı 600 milyon dolardır. İddia ve Maliye Bakanlığı yetkilileri internette kayıtdışı bahis oynayanları ‘vatan haini’ olarak tanımlamaktadır. Futbolun kapitalist gelişiminin siyasi iktidarlarca desteklenmesinin onlara ekonomik getirileri sadece futbol üzerinden oynanan bahis gelirleriyle sınırlı değildir. Kulüplerin iktisadi faaliyetlerinden, futbola sponsor olan, reklam veren şirketlerden alınan vergiler gibi pek çok kazanç kalemi vardır.

Türkiye’de ticari futbolun gelişimi yönünde devlet desteği son on yılda belirgin biçimde artmıştır. 23 Aralık 1997’de futbolla ilgili bir seminerde konuşan, gençlik ve spordan sorumlu Devlet Bakanı Yücel Seçkiner; “Birinci lige çıkan her takımın sahasını ışıklandıracağız, dedik ve bu sözümüze uyduk” demişti. Bu süreçte bırakalım doğru düzgün top oynayacak sahaları olmasını; daha soyunma odaları olmayan Van, Karabük gibi takımların statları sırf gece oynanacak naklen maç yayınları için ışıklandırılmıştı. Bugün AKP, tekellerin çıkarları doğrultusunda futbolu reorganize etmeye çalışıyor. Bütün kavga da buradan çıkıyor.

Hükümet yeni bir ‘Kulüpler Kanunu’ taslağı hazırlamış durumda. Buna göre yıllardır dernek statüsünde faaliyet gösteren spor kulüpleri artık resmi olarak da şirket statüsüne kavuşacak. Aslında çoktan gerçekleşmiş bir durumun adı konulmuş olacak! Hazırlanan taslakta kulüplere yeni gelir olanakları sunulmakta; kulüpler şirket kurabilecek, şirketlere ortak olabilecek. Bu kuruluşların tüm gelirleri ile sponsorların yapacağı her türlü harcama her zaman vergiden muaf tutulacak. Bunların dışında 13 kalemde daha maddi kaynak olanağı sağlanmaktadır. Taslağın en can alıcı düzenlemelerinden biri de, spor kulüplerinin Türkiye Futbol Federasyonu dışında federasyonlaşmaya ve konfederasyonlaşmaya girebilecek olması. Böylece Türkiye Futbol Federasyonu üzerindeki hükümet baskısı arttırılacak, ele geçirilemezse alternatif oluşumlar yaratılabilecek.

Siyasi iktidarın Türkiye futbol düzenini emperyalist küreselleşme normlarına uygun hale getirme çabası hız kesmeden devam edecektir. Tüm kapitalist ülkelerde futbolla ilgili birinci gündemi bu gerçek oluşturmaktadır. Futbol üzerindeki güçlerini içerde-dışarda ancak böyle koruyabilirler. Böylesine etkili bir siyasi ve ekonomik silahtan hiçbir burjuva siyasi iktidar vazgeçmez, vazgeçemez!

Futbol ve medya

Futbol ve medya, görsel medyanın maç yayınlarına başlamasıyla birbirlerine kopmaz biçimde bağlanmışlardır. Futbol alemi TV gelirleriyle sermayelerini güçlendirirken, TV’lere sundukları ‘mal’la medya şirketlerini de zenginleştirmişlerdir. Futbol kulüplerinin, federasyonların en büyük gelir kaynağı naklen maç yayınlarıdır. Devletler de büyük vergiler almaktadır.

Avrupa başta olmak üzere tüm dünya 1. liglerinde kulüpler haftada en az üç maç oynamaktadır, neredeyse maç yayını olmayan gün yoktur. Lig, Avrupa Kupası maçları tüm haftaya yayılacak biçimde yayıncı kuruluşların isteği doğrultusunda federasyonlar tarafından düzenlenir. Avrupa Kupası maçlarının oynanmadığı haftaların hafta içi günlerinde ülke federasyonlarının düzenlediği organizasyonların maçları oynanır. Türkiye’de normal lig karşılaşmaları dışında Fortis Türkiye Kupası düzenlenirken, İngiltere’de FACUP ve Carling CUP organizasyonları vardır.

Maç yayınları, medyanın futboldan elde ettiği gelirin tek kaynağı değildir. Taraftarlarının devamlı ilgisini kışkırtacak biçimde haberler, yorum programları yapılır. Avrupa’da 2000 TV kanalında futbolun spor programları içindeki payı P’den fazladır. Bu oranın Türkiye’de daha fazla olduğunu bilmek için araştırma yapmaya bile gerek yoktur! Hafta sonları diğer içerikteki programlar televizyonlarda futbol arası işlevi görmektedir. Ülkede spor gazeteciliği bitmiş, yerini futbol gazeteciliği almıştır. Büyük gazetelerin en az beş sayfası futbolla ilgilidir. Her büyük medya şirketinin ayrı bir futbol gazetesi; her televizyon ve gazetenin adliye, parlamento vb. muhabirleri gibi Fenerbahçe, Galatasaray, BJK ve Trabzonspor muhabirleri, yorumcuları vardır.

2002-2006 Dünya Kupası maçlarını Avrupa’da pazarlama hakkına sahip Kirch grubunun yöneticisi; “Futbol, TV kanallarının hem sinir sistemi hem de kalbidir” diye boşuna söylememektedir. Maçların naklen yayın hakkına sahip kanalların bu ayrıcalıkları, onlara rakipleriyle olan mücadelelerinde simgesel güç gösterisi yapma olanağı verir. Ayrıca yeni pazarlara açılabilirler. Bugün İspanya’da naklen yayın hakkına sahip iki kanal arasındaki mücadeleden dolayı pek çok maç naklen yayınlanamamaktadır. Türkiye’de lig maçlarının naklen yayın hakkı Digitürk’tedir. Bu alana D-Smart şirketiyle yeni giren Doğan Grubu bu hakkı elde etmek için 2007 yılı içinde çok uğraştı. Federasyona ve kulüplere defalarca, her seferinde daha büyük paralar önermesine karşın başarılı olamadı.

Futbolda medya gelirlerinin paylaşımı, kulüpler, federasyonlar ve medya şirketleri arasındaki çatışmaların ana nedenidir. Türkiye’de sadece Süper Lig maçları naklen yayın hakkı için Digitürk yıllık 100 milyon dolar ödemektedir. Bu yayın hakkı için İspanya’da 350 milyon, Almanya’da 420 milyon, İtalya’da 500, İngiltere’de ise tam 986 milyon Euro ödenmektedir. Büyük kulüpler federasyonlardan daha fazla pay, maçlarını bağımsız biçimde pazarlayabilmeyi talep etmekte, federasyonlar ise buna karşı çıkıp elde edilen gelirin daha fazlasını elde tutmak istemekte ve medya şirketlerinden de daha çok para istemektedir. Bu mücadele Türkiye’de geçen sene hükümetin de müdahalesiyle futbol alemini kaosa sürüklemiştir.

Kulüpler, son iki-üç yıldır medya gelirlerinden daha fazla nemalanmak için harekete geçti. FB, BJK ve GS kulüpleri kendilerine ait TV kanalları, web siteleri ve dergiler kurdular. Medya devleri bu gelişmeye başından itibaren karşı çıksa da engelleyemedi. Bu işin öncülüğünü yapan ve pazarda en çok ‘alıcısı’ olan FB kulübü, futbolcularına FB TV dışında konuşma yasağı getirince medya şirketleri FB’ye ve başkanına savaş açıp, uzun süreli bir yıpratma savaşı yürüttüler. Spor basınının çoğu elemanı Fenerbahçeli olarak bilinmesine karşın bu yaşananlar manidar mıdır?! Futbol dünyasının diğer güçlerinin birbirleriyle olan ilişkisi ve mücadelesi medyayla da farklı değildir.

Futbol ve mafya

Rantın alabildiğine fazla olduğu her alanda olduğu gibi futbolda da ‘kirli’ ilişkilerin olması doğal bir durumdur. Bununla birlikte erkek egemen futbol aleminin, mafya alemiyle bulaşıklığı, bu ilişkiyi daha da güçlendirmektedir.

Gelişmiş kapitalist ülkelerde ‘kayıtdışı ekonomi’nin kontrol altında olması, daha oturmuş bir vergi sisteminin varlığı nedeniyle buralardaki mafyöz ilişkiler bizim gibi ülkelere göre daha modern biçimlerdedir! Daha çok bahis şirketleri aracılığıyla futbolcuyla, kulüpler ve hakemler satın alınarak büyük paralar kazanılmaktadır. Yakın dönemde İngiltere ve Almanya’da bu tip olaylar açığa çıkarılmıştır. İtalya ve İspanya gibi ülkelerde ise büyük kulüplerin vergi kaçakçılığına ve şike olaylarına karıştıkları bilinmektedir. İki sene önce İtalya’da Milan ve Juventus (G-14 üyeleri) gibi büyük kulüplerin de karıştığı şike skandalları patlak vermiş ve bu nedenle bir ‘temiz eller’ operasyonu daha yürütülmüştür! Kulüplerin mafyayla olan bağlantılarına rastlanmıştır.

Yeni sömürge ülkelerde ise mafyanın futbola müdahalesi, kulüplerin onlarla ilişkisi daha alenidir. Arjantin’de her futbolcunun ‘zimmetli’ olduğu bir mafya grubu vardır. ‘Koruma’ karşılığında maaş öder gibi mafyaya para verirler, başka kulüplere transferlerinde ise ‘özel prim’. Brezilya’da ise Avrupa’da oynayan futbolcuların ailelerinin kaçırılıp fidye alınması sıradan bir olay haline gelmiştir. Yakın dönemde Fenerbahçeli Aurelio’nun ailesi de kaçırılıp fidye alınmıştı. Sovyetler Birliği ve sosyalist Halk Cumhuriyetleri(l) dağıldıktan sonra bu ülkelerin futbol kulüpleri sosyalizm dönemindeki prestijlerini kullanarak başlı başına mafya organizasyonlarına dönüşmüştür. Bu örnekler içinde en ilgi çekici olanı Ukrayna’nın Dinamo Kiev kulübüdür. Simon Kuper’in bu kulübün yöneticilerinden birinin anlatımından aktardığına göre; yabancı şirketler D. Kiev adını kullanıp sahte ortak yatırımlar yapmakta, bu yolla kaçırılan vergiler şirketlerle kulüp arasında paylaşılmaktadır. Kulüp, bunun dışında nükleer füze parçalarıyla, altın ve platin gibi değerli madenlerin ticaretini yapmaktadır.

Türkiye’deki durum ise herkesin malumu sayılabilir. '70’li yılların başından itibaren mafya- futbol ilişkisi belirginleşmeye başlamıştır. İstanbul’un büyük kulüplerinin hepsi bir mafya şefiyle iş tutmaktadır. Bunlar, bağlantıda oldukları kulüp adına alt kümelerden ve Anadolu’da parlayan yetenekli futbolcuları rakip kulüplerin elinden kaçırarak transferlerini sağlayıp komisyon ücreti almaktaydılar. Turgut Özal’lı yıllarda ise kulüpler daha ziyade kara para aklamanın paravan yerleri olmuştur. Nurettin Güven ve Turan Çevik gibi uyuşturucu kaçakçılarının Malatyaspor’a, hayali ihracatçı Hasbi Menteşoğlu’nun Samsunspor’a başkanlık yapmaları en bilinen örneklerdir. 1982’de Beşiktaş Kulübü Başkanlığı seçimindeki koalisyon ise Türk futbolunun o yıllarını ve mafya-devlet-sermaye ilişkisinin geldiği noktada bir semboldür. Silah tüccarı ve yeraltı dünyasıyla sıkı ilişkideki Mehmet Üstünkaya’nın karşısına MİT’çi Süleyman Seba çıkar. S. Seba’nın finansörü Mesut Pandır, hayali ihracatçılar Ertan Sert ve Turan Çevik’tir. Bunların yanında şimdi T. Futbol Federasyonu’nun başkan vekili polis şefi Affan Keçeci vardır. Bu işi ünlü MİT’çi Nuri Gündeş organize etmiş, seçimler sırasında da A. Çakıcı’nın adamları kongre salonunda 'güvenliği' sağlamıştır.

‘Boğazlar Mafyası’ olarak bilinen Ali Şen’in uzun yıllar Fenerbahçe’ye başkanlık yapması, en kapsamlı futbol-mafya ilişkilenişidir. Bu adam sonunda futbol dünyasının ‘Süleyman Demirel’i haline geldi! Türkiye’deki en yüksek futbol kurumunun bugünkü başkanı Haluk Ulusoy’un (Ulusoy Taşımacılık’tandır) ilk seçildiği dönemde Alaattin Çakıcı’yla uzlaşmak için Eyüp Sultan’da 50 kurban kesmesi; Oral Çelik’in Malatyaspor’a başkanlığı; Sedat Peker’in eniştesi ve suç ortağı olan Mecnun Odyakmaz’ın Sivasspor’da devam eden başkanlığı; GS’lı Hakan Şükür’ün Sedat Peker’le deniz sefaları vb. vb. onlarca örnek verilebilir.

Türkiye’de mafya-futbol ilişkisi adli bir vaka değildir. Mafya devlette, siyasette, toplumsal yaşamda ne kadar etkinse futbolda da o kadar etkindir. Federasyon başkanını, kulüp başkanlarını ve yönetimlerini belirleyecek kadar güçlüdür. Futbol Federasyonu seçimlerinde Haluk Ulusoy’un karşısındaki rakibinin yanında Alaattin Çakıcı varsa, H. Ulusoy’un yanında da ‘Susurluk Çetesi’ ve Sedat Peker vardır. Federasyonun yönetimi delegeler tarafından seçilir, bunların üstünde MHP bağlantılı mafya o kadar güçlü bir otoriteye sahiptir ki, AKP beş yıldır T. F. F'ye istediği yönetimi getirememiştir. Kulüplerde de durum çok farklı değildir. A. Çakıcı, yurtdışına kaçacağı zaman pasaportunu Sinan Engin aracılığıyla BJK’dan sağlamıştır. Tepkiler ve soruşturmalar sonucu S. Engin görevinden istifa etmiş ama daha sonra 2007 yılının ortasında belli güçlerin devreye girmesiyle görevine geri dönmüştür. Döner dönmez ilk işi ise; Alaattin Çakıcı’nın yargılandığı Ağır Ceza Mahkemeleri başkanlarından birisi olan İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi (Eski İst. 3 No’lu DGM) Başkanı Nurettin Ak’ın eşi Hale Ak’ı BJK’ya hukuk müşaviri olarak alıp açıktan para ödemek oldu!

Türkiye futbol aleminde mafya egemenliği, alt kademelere inildikçe daha açık hale gelir. Amatör kulüplerin çoğunun lokalleri küçük mafya gruplarına tahsis edilmiştir.

Sonuç olarak; futbolun ekonomik-politik getirileri bu kadar büyük olduğu sürece bu güç odaklarının mücadelesi devam edecektir. Bahsettiğimiz güç bloklarının ne iç birliği vardır ne de birbirlerinden kopabilecek durumları. Birbirlerine ihtiyaçları vardır, ilişkileri geçişkendir. Hepsi aynı ‘çöplükten’ beslenmektedir, aralarındaki sorun çöplüğün ortadan kaldırılması değil, kimin daha fazla eşeleyeceğidir. Emekçiler aleyhine işleyen ticari futbol düzeni kapitalist sistem yaşadığı sürece devam edecektir.

Futbol ve değerler

Konu futbol olunca akçeli işlerden bir türlü çıkılamıyor! Buraya kadar daha çok futbol dünyasında dönen paranın büyüklüğünden; bunun nasıl çevrildiğinden, bölüşüldüğünden, futbol alemindeki güç mücadelesinden ve gidişatın nereye doğru olduğundan bahsettik. Bundan sonra, daha çok ticarileşen futbolun toplumların yaşamını nasıl etkilediğinden, zehirlediğinden söz edeceğiz.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, kapitalist toplumlarda spor, ezilen sınıfların yaşadıkları olumsuz koşulları unutturmaya yönelik yapılır. Futbol, popülerliğinden dolayı şu anda dünya üzerindeki en etkili spor türüdür. France Football dergisi, 2005 yılında genç İngilizler içinde en tanınmış şahsiyetlerle ilgili bir anket düzenler. Verilen cevaplar sarasıyla şöyledir;

Tanrı

Wayne Rooney (M. United’ın 20 yaşındaki futbolcusu)

İsa

David Beckham

II. Elisabeth

Bugünkü futbolun başta gençlik olmak üzere tüm toplumsal kesimleri nasıl alıklaştırdığı; futbolun afyon haline gelmesi üzerine sayısız örnek verilebilir, burada bir sorun yoktur. Yalnız, soruna sırf böylesi indirgemelerle yaklaşılması sakıncalıdır. Futbolun toplumlar üzerindeki etkisi Salazar’ın Portekiz halkını yönetmek için kullandığı 3F’sini (Fado, Fiesta, Futbol) çok çok aşan bir role sahiptir. Futbolun ekonomik boyutu bile bu saptamamızı yeterince doğrulamaktadır. Futbolun gerçek işlevinden uzaklaşması, ne futbolun suçudur ne de gerçek futbolseverler futbolda yaşanan sapmalardan bihaberdir.

Kapitalizm, doğası gereği futbolu ve kitlelerin onunla olan ilişkisin deforme etmiştir. Siyasi iktidarlarda düzenlerini sürdürebilmek için bu süreci teşvik edip örgütlemişlerdir. Burjuvazi toplumları bin bir türlü yolla alıklaştırıp aptallaştırma faaliyetinde futbolu da bu amaca koşmuştur. Kitlelerin bu oyuna olan sevgisi, onu her devirde en makbul araçlardan biri haline getirmiştir.

Yaşamları burjuvazi tarafından her yönüyle kuşatılmış kitleler statlara giderek, bir takımın parçası olduklarının zannederek seslerinin duyulur hale geldiğini düşünmektedirler. Taraftarlık gibi en basit, en zararsız, en kolay ulaşılabilir bir şey sayesinde kimlik sahibi olmuş, kendilerini hayatta var etmenin bir yolunu bulmuşlardır böylece! İşin eğlencesi- heyecanı da cabasıdır. Buradan düşünüldüğünde baskı dönemlerinde kitlelerin futbola yönelimlerinin artması tesadüf değildir.

Kapitalist toplumlarda sporun bir diğer işlevi; hakim üretim tarzının değerlerini topluma aktarma, onları kendi burjuva dünya anlayışıyla eğitme aracı olmasıdır. Günümüzde futbol bu amaca hakkıyla hizmet etmektedir!

Kazanmak için her yol mubahtır sahalarda. Rakibi kasten sakatlayabilirsin, zamandan çalmak için sakatlık numarası yapabilirsin, hakemi ustaca aldatabilirsin vb. Futbolun bu ‘olağan’ halleriyle topluma; “kendi çıkarın için her şeyi yapabilirsin, amaca ulaşmak için her yol mubahtır, yaşamda da her zaman rakiplerin olacaktır” mesajı verilir. Rakip futbolcu, rakip taraftarlar hepsi düşmandır. Sporun asıl işlevi olması gereken kardeşleşme, dayanışma gibi olumlu özellikler yerine burjuva rekabet anlayışı, düşmanlaşma gibi olumsuz özellikler geliştirilir, futbol aracılığıyla.

Profesyonellik sözü futbolda çok sık kullanılmaktadır. Bunun anlamı; bir futbolcu için takımı (patronu) adına her şeyini sınırsız biçimde ortaya koyması demektir. Yıllarca başarılı olup takımına verdiklerin, iki maç üst üste kötü oynarsan unutulur, ıslıklarla sahalardan kovulursun. Başarısızlık yasaktır, yerin hemen doldurulur. Vefa, emeğe saygı gibi değerlere artık futbolda yer yoktur. Başarısız olanlara yaşamda da yer yoktur!

Profesyonellik aynı zamanda paranın her şeyi satın alabileceği, alınır-satılır olduğu anlamına gelir. Eskiden futbolcuların çoğunluğu, ya futbola başladıkları takımlarda ya da sembolleştikleri kulüplerde futbolu bırakırlardı. Şimdi para bastırıldı mı, her futbolcu her an başka bir kulübe gidebilir. Mafyayla sıkı ilişkisi olan Sergen Yalçın’ın Beşiktaş, İstanbulspor, Galatasaray, Fenerbahçe, Trabzonspor, Şekerspor ve en son Eskişehirspor’da büyük paralarla sözleşme yapması profesyonelliğinin gereğidir. Sadakat, arkadaşlık gibi özelliklerin tam tersi özellikler evladır futbolda ve yaşamda. Para en büyük güç ve değerdir!

2007 Eylül’ünde Galatasaraylı futbolcular Hakan Şükür ve Lincoln kadro dışı bırakıldığında kulübün menajeri Adnan Sezgin, bunun geçici bir durum olduğunu ve yatırımlarını tehlikeye atma gibi bir niyetlerinin olmadığını çok rahat, doğal biçimde anlatıyordu. Ticarileşen futbolun kapitalistlerle aynı dili, kavramları kullanması doğaldır. Asıl tehlike, milyonlarca taraftara sahip bu kulüplerin söylemleriyle insanı ‘meta’ haline getiren düşüncelerini geniş kitleler içinde yayıp meşrulaştırmasıdır!

Yukarıda belirttiklerimiz dışında yüzlerce burjuva değer yargısı yüz kelimeyi geçmeyen klişeleşmiş futbol söylemiyle futbolun aktörleri tarafından topluma empoze edilir. Geçerken belirtelim, ticari futbol aynı zamanda dil düşmanıdır!

Futbol, bugün ulusal ve uluslararası boyutta erkek egemen kültürün, cinsiyetçi dilin ‘kolektif biçimde üretilmesine de hizmet eder. Futbol kadın-erkek ilişkilerini zehirler, birbirlerinden uzaklaştırır. Futbol patronları kadınları statlara çekip, tüketici miktarını arttırma çabalarında belli düzeyde başarılı olsalar da futbol hala erkeklerin, ‘erkekliğin’ en önemli kalelerinden biri olmaya devam etmektedir.

Futbol vasıtasıyla erkek egemen anlayış, dil, statlarda ve medyada devamlı dolaşım halindedir ve çok etkilidir. Bir oyuncu faulle yere düştüğünde rakip takımın taraftarları tribünlerde statta kendi futbolcularıyla birlikte homurdanarak futbolun bir erkek oyunu olduğu, ‘karı oyunu’ olmadığı hatırlatılır. Rakip takım oyuncularına, hakeme vb.’ne küfür edileceği zaman ana- avrat düz gidilir. Bugün Türkiye’de statlarda en çok; “İ... hakem, o... çocuğu federasyon” sinkafı duyulur. Kadınlar, farklı cinsel tercihi olanlar hemen hemen her maçta aşağılanır, hakarete uğrar.

Futbol aynı zamanda ırkçı, milliyetçi, militarist zihniyetle birlikte bölgesel ve sınıfsal ayrımların meşrulaştırılmasına hizmet etmektedir.

İngiltere, İspanya ve İtalya’da zenci futbolcular rakip takımın seyircileri tarafından aşağılanmakta, top onların ayağına geldiğinde tribünler maymun sesi çıkarmaktadır. Türkiye’deki statlarda daha önceleri zenci futbolculara dönük olumsuz davranış pek gözlenmemekte idi. Yalnız, son bir-iki yıldır ırkçı milliyetçiliğin özelikle saha içinde Türk futbolcuların zenci rakiplerini aşağıladıkları ve seyircilerin kimi olumsuz tezahüratlara kalkıştıkları gözlenmektedir.

Faşistler ve milliyetçiler dünyanın her yerinde tribünlere sızmak için özel bir çaba sarf etmektedir.

Marksist Teori

Yaygın Süreli Yayın
Varyos Gazete Dergi adına Yazı İşleri Müdürü: Tülin Gür
Posta Çeki Hesap No: Varyos Gazete Dergi 17629956
Türkiye İş Bankası IBAN: TR 83 0006 0011 1220 4668 71

Bize Ulaşın

Yönetim Yeri: Aksaray Mah. Müezzin Sok. İlhan Apt. No: 12/1 D:7 Fatih/İSTANBUL
Tel: (0212) 529 15 94  Faks: (0212) 529 06 75
Web Sitesi: www.marksistteori5.org
E-posta: info@marksistteori.org
Twitter: @mt_dergi