Devrimci Zor Ve Halkın Öz Savunması

Üretim araçlarının bir avuç uluslararası tekelin elinde yoğunlaşma derecesinde ulaşılan düzey ve burjuva devletin bu tekellerin çıkarlarını çok daha dolaysız ve çok daha çıplak temsil eder hale gelmesi, askeri savaş araçlarının da bu küçük azınlığın elinde muazzam derecede birikmesine neden olmuştur. Bu bir avuç uluslararası şirket kolektif çıkarları gereği devleti kurumsal yapılarının bir uzantısı haline getirmekle kalmıyor, aynı zamanda kendi bünyelerinde savaş araçlarını özelleştiriyorlar.

Sermaye giderek daha küçük bir azınlığın elinde toplaştıkça, karşı uçta da ondan büyük bir hızla sefalet birikmektedir. Bu karşıt kutuplarda toplaşma, gerek burjuva tabakalar gerekse işçi-emekçi tabakaları arasında homojenleşmenin -benzeşmenin- büyümesine yol açmaktadır. Bu homojenleşme iki sınıf açısından birbirine zıt iki sonuç doğurmaktadır.

Emperyalist Küreselleşme Ve Kapitalizmin Varoluşsal Krizi

Burjuva sınıfın kendi arasındaki ilişkilerde “gücü gücüne yetene” kuralı geçerlidir. Rekabet esastır. Sermaye yeniden üretim sürecinde ancak kendini genişleterek ayakta kalabilir. Her defasında daha çok kar elde etmek, bunun için de hammadde kaynakları, meta pazarı, para hareketleri ve hepsinden önemlisi, daha yoğun sömürü için emekçiler üzerinde daha sıkı kontrol ve tahakküm yönelimi sermayenin zorunlu eğilimidir. Yine kapitalist üretim biçiminin zorunlu bir sonucudur ki, sermaye her türden üretimi meta üretimine ve her türlü emeği ücretli emeğe dönüştürme eğilimi taşır. Sermaye prekapitalist ilişkileri dağıtarak dünün zanaatçı ve köylüsünü ücretli emekçiye dönüştürmekle kalmaz, bir kısmına da burjuvalaşma olanağı yaratır.

Kapitalizm eşitsiz gelişir. Bu nedenle eski üretim biçimlerindeki çözülme hızı, sermayenin birikim hızına bağlı olarak değişir. Kapitalist üretimin nispeten gelişkin olduğu ülkelerde emekçi sınıfların yanı sıra, üste doğru daralsa da az çok geniş bir burjuva tabakalaşma boy gösterir. Rekabet ne denli şiddetli olursa olsun bu, küçük ve orta işletmelerin henüz kendi başlarına kendi varlıklarını sürdürme -üretme- olanaklarının tükenmediği anlamına gelir. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezleşmesi, bu burjuva tabakalarla daha üsttekiler arasında sermaye gücü bakımından uçurumu derinleştirse de, bu tabakalar kendilerini üretme olanağı buldukları sürece sayıları azalsa da varlıklarını önemli oranda korurlar. Fakat sermaye birikimi öyle bir noktaya gelir dayanır ki, bırakalım küçük ve orta işletmeleri, daha büyükleri bile sermayelerini çevirmez hale gelir; en alttakilerden başlayarak, bir kısım mülksüzleşirken, diğer kısım daha büyük bir sermayeye katılarak onun bir unsuruna dönüşür. En üsttekiler sermayeyi giderek daha bir oburlukla biriktirir. Ama aynı zamanda sermaye yoğunlaştıkça kendini genişleterek yeniden üretme olanaklarını kendi eliyle daraltır. Yoğunlaşmanın düzeyine bağlı olarak her yere dal budak salan sermaye, daha küçüklerin alanını daraltır, onları kendine tabi kılmaya zorlar. Ne var ki gelişmesinin üst aşamasında sermaye, üretici güçleri daha büyük bir hızla geliştirerek daha geri teknikle üretim yapanları rekabet sahasının dışına fırlatıp atmaktan çok, onları kendi boyunduruğuna alarak, bu orta burjuva tabakayı kendisiyle işçiler arasında bir aracı haline dönüştürür. Bu aşamada sermaye yeni üretim alanları yaratmaktan çok, başkasının elinde olanı yutmaya çalışır, yahut kendinden güçlü olanla birleşerek ayakta kalabilir.

Sermayenin yoğunlaştıkça kendini yeniden üretme yeteneğindeki bu zayıflaması, sermayenin yalnızca işçi sınıfına yönelik saldırılarını şiddetlendirmesine yol açmaz, bunun kadar hammadde kaynakları, meta pazarları ve para hareketlerinin kontrolü üzerindeki rekabeti de şiddetlendirir. Sermaye yoğunlaşmasının ulaştığı bugünkü düzey bakımından bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Üretici güçleri geliştirerek nispi artı-değer oranını büyütme yolunda karlarını arttırma olanağı tıkandıkça, mutlak artıdeğeri -ücretleri düşürme, çalışma süresini yükseltme- arttırma ve hammadde kaynakları üzerinde hakimiyet kurarak rakiplere üstünlük sağlamak, mali spekülasyonlarla -borsa, kredi köpükleri vb- birikmiş artı-değerleri yutmak politikayı yönlendiren başlıca iktisadi amaçlar haline gelir. Bir avuç uluslararası tekelin dünya pazarına hükmetmesi rekabet edenlerin sayısını azaltmakla birlikte rekabetin şiddetini yükseltir. Serbest pazar haline getirilmiş dünya pazarında bütün burjuvazinin sayıları birkaç yüzü geçmeyen tekele tabi olması, bu tekeller arasında vahşi rekabetin görülmedik düzeye ulaşmasını kaçınılmaz kılar. Ve elbette yine bu kaçınılmazlığın sonucudur ki, her tekelci grup bir başkasıyla birleşerek rakibine üstünlük sağlamak isteyeceği gibi, üstünlüğünü sürdürmek için hammadde kaynakları üzerinde tekelci hakimiyet ve meta pazarı için hinterlandlar yaratmak isteyecektir. Yeni sömürgelerin uluslararası tekellerin ekonomik ve mali sömürge sahalarına dönüştürmeleri ya da bazılarının himayeci sömürge boyunduruğu altına alınmaları, bölgesel oluşumlar yoluyla belli başlı tekelci grupların iç bölgeler yaratmaları; dünya pazarının birkaç uluslar arası tekelin serbest pazarı, yeni sömürge devletlerin ekonomik-mali sömürgeye dönüştürülmeleri süreci tamamlandıkça dünyanın yeniden paylaşımı yolunda keskinleşen rekabet bu durumun belli başlı örnekleri olarak verilebilir.

Ekonomik Ve Politik Zorun Yoğunlaşması

Sermayenin devasa miktarlarda belirli ellerde birikmesiyle burjuva sınıf tabakaları arasında üste doğru geçirgenlik giderek zorlaşır; buna karşın alta doğru geçirgenlik hızlanır; burjuva sınıf tabakaları arasında eski biçim bağlar çözülür. Bu, burjuvazinin bir sınıf olarak eskisi gibi iç birliğini koruyacak bağları kendi eliyle ortadan kaldırarak zayıfladığını gösterir. Ama bu aynı zamanda, daha az üretkenlikten ve daha çok mali soygundan beslenen sermayenin varoluş temellerinden yoksunlaşarak yozlaştığı ve kendine çok daha fazla yabancılaştığı anlamına gelir.

Yoğunlaşmasının belirli bir aşamasında sermaye kendi gelişimine kendisi engel haline gelir. Sermaye gelişmesinin sınırlarına dayanmıştır. Bu onun varoluşsal krizidir. Burjuva toplum ekonomik, politik, ideolojik krize saplanır. Bu aynı zamanda burjuva hegemonya krizidir. Doğaldır ki, serveti büyüyen, kendisi azalan hegemonya krizi içindeki burjuvazi o serveti korumak ve arttırmak için daha gelişkin askeri savaş araçları ve gerici yasalarla toplumu zapturapt altında tutmaya çalışacaktır. Sermaye içsel zayıflığını şiddet araçlarına daha çok sarılarak gidermek isteyecektir. Gel gör ki bu, çelişkileri daha da şiddetlendirmekten, karşıt askeri savaş araç ve biçimlerinin üretilmesini ve geliştirilmesini teşvik etmekten başka bir sonuç doğurmayacaktır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, burjuva sınıf içinde görülen homojenleşme, bu sınıfın çeşitli katmanları arasındaki iç bağların çok daha hızlı çözülmesinin ürünüdür. Alt tabaka burjuvalar arasındaki rekabetin zayıflaması onların ya rekabet edecek güçten yoksun olması ve bu yüzden sahanın dışına itilmelerinden ya da bütünüyle uluslararası tekellere tabi olmalarından ileri gelir. Bu da en üstte bir avuç sermaye sahibi ve onlara bağımlı olmakta benzeşen, kaderleri üsttekilere bağlı, alta doğru geçirgenliği yüksek bir burjuva tabakalaşmayı ve bu sınıf tabakaları arasındaki iç gerilimleri büyütmektedir. Bu koşullar altından birbirinden pazar kapmak isteyen tekelci burjuvazi ve devletler arasında – bilhassa bölgesel - rekabet kızışır. Hepsi bu kadar da değil. Tekeller orta burjuvazinin alanını daralttıkça, küçük burjuvaziyi hızlı bir tasfiyeye zorladıkça; emperyalist devletler diğerlerini ekonomik-mali sömürgelere dönüştürmek için iktisadi ve politik – yeri geldiğinde askeri – baskıyı artırdıkça buna karşı kimi kez gerici milliyetçi, politik islamcı kimi kez halkçı ilerici tepkiler ortaya çıkabilmektedir.

Emek Cephesinde Yoğunlaşan Öfke

Karşı kutupta ise eğilim tam ters yöndedir. Yalnızca işçi sınıfı arasındaki tabakalaşma zayıflamakla kalmıyor, genel olarak emekçiler arasındaki tabakalaşma zayıflıyor. Kuşkusuz bu, tabakalaşmanın ortadan kalktığı anlamına gelmez, fakat eğilimin tabakalaşmanın derinleşmesi değil azalması yönünde olduğunu gösterir. İşçilerin en üst tabakası dahi, dünden farklı olarak, kapitalist düzen şartlarında burjuvazi ile az çok uzlaşı içindeki eski konumlarını sürdürme olanaklarını yitirmektedir. İşçiler arasında ücret farklılıkları olsa da, bu, yüksek ücretli işçilerle daha düşük ücretli işçilerin sermaye ile ilişkilerinde özsel bir farklılık yaratmamaktadır. İşçi sınıfı tabakaları arasında içsel bağlar çözülmek yerine güçlenmekte, tabakalar giderek birbirlerine daha fazla yaklaşmaktadır. Bu durum, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çelişkileri daha da şiddetlendirmekte ve işçi sınıfının bütün tabakaları bu çelişkinin büyüyen geriliminin muhatabına dönüşmektedir.

Serbest meslek sahipleri, eğitimli orta sınıf mensupları eski konumlarını sürdürmekte daha çok zorluk çekmekte, önemli bölümü artan oranda işçi sınıfı saflarına dahil olmaktadır. Keza, üst düzey yönetici tabaka; güvenlik mensupları ve vergi memurları bir yana bırakılacak olursa devlet memurları artı değer-sermaye üretim sürecinin bir unsuru olarak önemli oranda işçileştirilmişlerdir. Bunların halen devlet memuru statüsünde olanlar devlet bütçesinden ücretlendirilse de, devlet hizmetleri önemli oranda kar amacıyla üretilmeye başlandığı için bütçenin bu kısmı için ayrılan bölüm sermaye işlevi görmektedir. Kaldı ki henüz bu durumda olmayanlar da, örneğin vergi memurları, hem aldıklar ücret ama hem de emek güçlerinden başka satacak şeyleri olmayan emekçiler olmaları nedeniyle işçi sınıfının bir parçasıdır.

Geri kapitalist ülkelerde şehirde olduğu kadar, ama bundan daha büyük bir hızla kırda büyüyen mülksüzleştirme saldırısı küçük mülk sahiplerinin çok daha büyük bir oranda proleterleşmeleri sonucunu doğurmaktadır. Bu proleterleşme üretim araçları ile emek gücünün ayrışması anlamındadır. Zira kapitalist gelişme mülksüzleştirilenlerin işçi olarak istihdamına yeterince olanak tanımamakta, bu nedenle de mülksüzleşme kronik işsizliği azdırmaktadır.

Emekçi tabakaların bütünü için ortaya çıkan sonuçlar benzeştir: Giderek daha çok yoksullaşma, çalışma saatlerinin artması, çalışma koşullarının kötüleşmesi, artan iş cinayetleri, işin, ücretin esnekleştirilmesi yoluyla güvencesizleşme, iş güvencesinden yoksunluk ve kronikleşen işsizlik, sosyal güvenlikten giderek daha fazla yoksunluk, bugüne ve geleceğe, kendisi ve ailesi için güven duygusunun yitimi. Emekçiler arasındaki bu benzeşme, ezilmişlik duygusunda ortaklaşma nesnel olarak onları birbirlerine çok daha fazla yakınlaştırmakta, kapitalizme karşı kader ortaklığında birleştirmektedir.

Toplumsal Öfkenin Birikim Alanı Olarak Emekçi Semtlerin Artan Önemi

Sınıfların karşıt kutuplarda giderek daha çok yoğunlaşması, burjuva düzenin bel kemiği olan orta tabakanın kırılması en genel anlamda işçi sınıfının saflarını büyütürken, geri kalmış ülkelerde kırdan şehre akımı hızlandırmakta orta düzey kapitalist ülkelerde ise kırların şehirlere doğru adeta çözülmesine neden olmaktadır. Bunun doğal bir sonucudur ki, büyük sanayi ve ticaret kentlerinin kıyılarında “eski şehir”i çevreleyen geçmişteki emekçi semtleri şehrin eklentisi olmaktan çıkarak bizzat “şehrin kendisi” haline getirmektedir. Emekçi semtlerde nüfus yoğunlaşması yalnızca kırdan kente göçün sonucu değildir, bunun kadar önemli bir unsur da şehirdeki iç göçtür. Giderek daha çok yoksullaşan işçilerle, giderek daha büyük kitleler halinde işçileşen diğer emekçi tabakalar daha büyük yığınlar halinde emekçi semtlerde birikmektedir.

Diğer yandan yüksek düzeyde güvenlik koruması altında, sıradan insanların erişmesinin olanaksız olduğu eğlence, alışveriş, spor merkezleriyle donatılmış burjuva kentler gün geçtikçe daha belirgin biçimde ortaya çıkmaktadır. Büyük kentler adeta ikiye ayrılmıştır; burjuvazi, geniş ve derin hendeklerle çevrilmiş kalelerle kendisini korumaya alan eski feodaller gibi, serveti biriktikçe hendeği biraz daha derinleştiriyor, o serveti güvenceye almak adına kale dışındaki insanların daha sıkı denetim altında tutulması için giderek daha gözü dönmüşcesine silahlı güçleri ve askeri araçları -gözetleme ve denetim buna dahildir- devreye sokuyor. Onlar her çeşit askeri ve teknik araçla denetimi sıkılaştıra dursun, daha da büyüyen emekçi semtlerde askeri araçlarla devlet kontrolü sağlamak giderek zorlaşıyor. Bundan dolayıdır ki devlet, gizli ya da açık devlet birimlerinin yanı sıra mafyatik örgütleri devreye sokuyor. Dışlanmış, bugüne ve geleceğe dair umutları tükenmiş, işsiz ve yoksul gençlerin mafyatik örgütlere yönelmesi devletin elinde sefil araçlara dönüştürülmeleri her zaman olanak dahilindedir.

Bu sorun yalnızca geri ya da orta düzey kapitalist ülkelerle sınırlı olarak ele alınamaz. Keskinleşen sınıf çelişkileriyle birlikte en gelişmiş kapitalist ülkede dahi işçi sınıfı ile burjuvazi arasında 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra egemen hale gelen “burjuvazi ile uzlaşma içinde bir arada yaşama” eğilimi tuzla buz olmakta, o dönemin gelişmiş kapitalist ülkelerdeki “bahar havası” yerini “şiddetli bir kış”a bırakmaktadır. Yoksullaşma, işsizleşme, geleceğe güven duygusunun yitimi dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi gelişmiş kapitalist ülke emekçi sınıflarının da temel sorunudur. Daha geri kapitalist ülkelerde ülke ve şehir içi göç dalgaları ile büyüyen yoksul emekçi semtler, gelişmiş ülkelerde de büyümekte, daha yoksul görünüme bürünmekte, diğer yandan dünyanın kırlarından gelişmiş ülkelere doğru giderek daha da yoğunlaşan ve hızlanan “dış göç” dalgaları ile daha da büyüyen bu emekçi semtler, çelişkilerin keskinleştiği merkezlere dönüşmektedir. Eski ve yeni göç akımları ile genişleyen mahallelerde yaşayanlar kronik işsizlik ve yoksullukla daha çok yüzleşmektedir. Bu mahalleler, işçi sınıfı ve tüm ezilenlerle bilhassa onların genç nüfusu içinde biriken öfkenin sonucu sınıf çelişkilerini açığa vuran kendiliğinden patlamalara sahne olmaktadır. Daha çok ırkçı ayrımcılık sorunları üzerinden ve göçmenlerin yoğunlaştığı semtlerde ortaya çıksa da gerçekte bu, yalnızca sınıf çelişkilerinin en keskinleştiği yerde patlak verdiğini gösterir.

Burjuva Devletin Artan Yozlaşması Ve Yabancılaşması

Burjuva devletin en üst burjuva tabaka ile adeta kişiselleşmesi ya da devletin bu en üst tabakanın özel güvenlik birimine dönüşmesi, burjuva devletle emekçi kitleler arasında, bir başka deyişle politika ile kitleler arasında bir dönem gelişmiş ya da geliştirilmiş bağları çözmektedir. Dün tek tek sermayedarların ya da sermaye birliklerinin kar konusu haline getirmeye güçlerinin yetmediği, ya da yeterince karlı görünmeyen ama yerine getirilmesi zorunlu sınai, ticaret ve hizmet üretimi sermayenin kolektif çıkarları için devlet tarafından üstlenilmişti. Alt yapı hizmetlerinden eğitim ve sağlığa kadar geniş bir alana yayılan bu üretimin giderleri başlangıçta neredeyse tamamen halkın sırtına yıkılan vergilerle karşılanırken, işçi sınıfı örgütlülüğü ve mücadelesi sonucu burjuvazi de bu giderlere bir ölçüde ortak hale getirildi. Bugün durum değişmektedir. Sermayenin yoğunlaşma derecesi, devletin üstlendiği üretimin kapitalistlere devredilmesini olanaklı hale getirdi. Devlet tarafından yürütülmeye devam eden hizmetler ise, giderek daha büyük oranda kar üretme amacına bağlandı. Bu gelişmenin sonucudur ki, her yerde iplik ya da demir-çelik fabrikaları gibi hastane ya da okul fabrikaları yükseldi. Sağlık ve eğitim, devlet tarafından karşılanması zorunlu bir toplumsal hizmet, bir “hak” – bunun ne ölçüde gerçekleştiğinden ve kapitalizm şartları altında eşit gerçekleşmesinin olanaksızlığından bağımsız – çıkarılarak, fiyatı ödenerek elde edilebilecek bir metaya dönüştürüldü. Böylelikle yoksulların sağlık ve eğitim hakkı dereceli olarak azaltıldı ve bu gidişle bütünüyle ortadan kaldırılmış olacak. Toplumun kolektif ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik hizmet sunmakla yükümlü görünen devlet, yerini hizmet satan bir kuruluşa bırakmaktadır. Özellikle geri kapitalist ülkelerde devlet hazinesinden ucuz kredi ve çeşitli sübvansiyonlarla desteklenen tarım sektöründe bu desteklerden vazgeçilmesi ile küçük ve orta mülk sahipleri perişan oldu. Devletin halka yönelik hizmetleri azalırken halka yüklenen vergi yükü ağırlaşmakta sermayedarların vergi yükümlükleri ise düşürülmektedir.

Bütün bunların doğal sonucudur ki, dışlanmışlık, ezilmişlik, horlanmışlık yersiz yurtsuz birkaç bin kişinin problemi olmaktan çıkarak milyonların sorunu haline gelecek denli büyümüştür. Kaçınılmaz olarak burjuva devletle halk arasındaki bağlar çözülmektedir. Burjuva devlet halktan ve halk da burjuva devletten kopmaktadır. Devlet küçük bir azınlığın elinde daha çok özelleştikçe, en üstteki bu küçük azınlık burjuvazinin diğer tabakalarını tahakkümü altına daha çok aldıkça, iktisadi düzen kadar onun politik görünümü de, ülke içi ya da dünyada, tekdüzeleşmekte, parlamento yoluyla devlet politikasını belirleme gereği parlamentonun yetki alanı ve devlet fonksiyonlarının daraltılmış olması nedeniyle önemsizleşmektedir. Uluslararası tekeller atadıkları memurlar eliyle devleti kendi çıkarları doğrultusunda kullanırken parlamentoya daha az ihtiyaç duyuyorlar. Devlet büyük burjuvazinin diğer burjuva tabakalarının çıkarlarını da az çok gözetmek zorunda kaldığı eski yapısından çözülerek daha çok en üsteki küçük bir azınlığın despotik aracına dönüşüyor. Özü aynı olsa da farklı programlarla halk yararına kimi düzenlemeleri vaat eden, farklı burjuva tabakaların politika arenasındaki temsilcileri birbirlerine daha çok benzeşmekte, halkı düzene bağlama ya da rıza üretme mekanizmalarını diri tutmak için eski biçim ve gereklilikler ortadan kalkmaktadır.

Parlamentoya Azalan İlgi Ve Radikal Akımlara Artan İlgi

Karşı kutupta, burjuva parlamento yoluyla politikaya müdahale etme umudu emekçi halk saflarında gün geçtikçe daha çok zayıflamaktadır. Halkın temel sorunlarını gündeme taşımayan seçimlere ilgisizlik bu zayıflığın görünümlerinden biridir. Bu ilgisizlik halkın genel olarak politikaya ilgisizleşmesinden değil, burjuva politikanın sefil durumuna gösterilen bilinçsiz tepkiden kaynaklanıyor. Toplumda biriken çelişkilerin gerici amaçlarla da olsa yönlendirilmesiyle sistemi az çok değiştirmeye yönelmiş hareketlerle (örneğin, burjuva politik islam ve burjuva ırkçı milliyetçilik) ve Latin Amerika'da (Venezuela, Ekvator vb.) ve bugünlerde Yunanistan'da görüldüğü gibi egemen burjuva politikaların dışına az çok çıkmış, halkın temel sorunlarını gündeme getiren partiler, kitle ayaklanmalarının ve mücadelelerinin itilimi ile pekala ilgi odağı olabilmektedirler. Böyle olsa bile, burjuva parlamentolara gerici ya da halkçı-ilerici müdahaleler yaparak parlamento üzerinden kitlelerin politikaya ilgisini diri tutmak geçici olabilir ancak. Çünkü en ilerisi dahi kitlelerin ne öfkesini uzun süre absorbe edecek yetenekte olabilir, ne de tekellerin çanına ot tıkamadan kitlelerin talebini karşılayabilir. Kapitalizmi temellerinden yıkmaya yönelmemiş her politik hareket bugünkü koşullarda çok daha hızlı biçimde tekellerin çıkarlarıyla emekçi halk arasında bir tercihe zorlanmaktadır. Nasıl ki, bir yanıyla orta ve küçük burjuvazinin tekellere rağmen ayakta kalmasının olanakları tükenmişse, bu sınıflara tekabül eden politik programların da ne denli kuvvetle ve yüksek iradeyle uygulama isteği olursa olsun tekellere rağmen başarılı olma şansı o ölçüde tükenmiştir. Tekellere tabi olmayan bir kapitalizmden artık söz edilemez. Üretim araçlarını toplumsallaştırmaya yönelmeyen hiçbir hareket ilerleyişini sürdüremez.

Politiksizleştirme Çabası

Devletle halk, burjuva politikayla kitleler arasında ortaya çıkan kopuşmayı burjuvazi, başka türden araçları devreye sokarak telafi etmeye yöneldi. En genel anlamıyla, emekçi yığınları, devlete müdahale etmeyi amaçlayan politik programlardan, partilerden, “bütünsel” amaçlardan uzak tutmak istiyor. Sistemi sorgulayan politik hedeflerden kopartarak onları sınırlı amaçlar etrafında bir araya gelmiş ve böylelikle politik olarak silahsızlandırılmış “çevre”lere dönüştürme çabası içinde. Bu, devlet yönetimine müdahale etmek anlamına gelen politikayı “baskı grupları”na indirgemek demektir. Toplumun kolektif emeğinden yapılan kesintilerle halka bir “hak” olarak ulaştırılması gereken hizmetler, sosyal yardım kuruluşları tarafından sunulan bir “ihsan” ve halk da “yardıma muhtaç” hale getirilerek dinamitlenen “sosyal devlet” boşluğu doldurulmaya çalışılmaktadır. Özel şirketler kadar, devlet ve belediyeler de dahil burjuvazinin “hayırseverlileştirilmesi” buna karşın halkın “dilencileştirilmesi” yoluyla burjuva ideolojik ve politik tahakküm yeni biçimlerde sıkılaştırılmakta, çelişkilerin sivri ucu törpülenmek istenmektedir.

Burjuva Devletin Çıplak Yüzü

Burjuvazi bugün bizzat kendi eliyle, elbette çıkarlarının zorlamasıyla, sıradan emekçinin zihninde oluşturulmuş devlet imajını ya da yanılsamasını torpillemektedir. Devlet ezilenlerin kolektif hizmet aygıtı, iş kapısı, sosyal bir ihtiyaç olmaktan daha çok çıkmakta ve buna karşın polis, asker ve vergi memuru olarak gündelik yaşama daha çok nüfuz etmektedir. Bu nesnel gerçeklik gündelik yaşamın bir bilinç biçimine dönüşmektedir. Hal böyle olunca, burjuvazinin halk üzerindeki egemenliğini sürdürmek ve onu düzene bağlamak için, kitlelerle devlet arasında boşalan alanı doldurmak için başvurduğu araçlar o boşluğu doldurmaya hizmet eden devrimci araçların ortaya çıkmasının olanaklarını çoğaltmıştır. Devletten umudunu kesmiş, burjuva partilerden uzaklaşmış halkın, sorunlarını çözmek için başvurduğu kimi politik ve iktisadi amaçlı örgütler ve mücadele biçimlerine, mahalle konseyleri, fabrika işgalleri, bölgesel ve genel ayaklanmalara daha sık başvurmasına neden olmuştur. Bu, halkın demokratik bilincinin gelişmesi, yönetmeyi öğrenmesi bakımından yeni imkanların yolunu açmaktadır. Ama aynı zamanda burjuva düzen ve devletle hesaplaşmanın yeni biçimlerini de ortaya çıkarmaktadır. Öyle ki çelişkilerin biriktiği alanlarda etkin olmak, halk meclisleri, komünal forumlar kurmak kimi yerde ve zamanda burjuva parlamentoya katılmaktan çok daha önemli hale gelmiştir. Ortaya çıkan ya da çıkartılabilecek bu tip yeni örgütler devrimci gelişme için çok daha önemli basamaklara dönüşme potansiyeli taşımaktadır. Kuşkusuz ki devrim amacına bağlanmış, yeni bir toplum hedefleyen bir politik program ve önderliğe bağlı olarak bu yapılar devrimci bir kanala taşınabilir. Burada aslolan eskinin içinde doğmakta olan yeninin kimi biçimlerini görmek ve onları, devrimci müdahalelerde bulunarak ileri taşımayı başarmaktır.

Buraya kadar anlatılardan çıkan sonuçları özetlemek gerekirse;

1-Antagonist sınıf çelişkileri keskinleşmekte, ara tabakalar erimekte, proletaryanın safları yeni katılımlarla büyük bir hızla genişlemekte, işçi sınıfının üst tabakaları ile alt tabakaları arasındaki farklılıklar azalmaktadır. Sermayenin aşırı yoğunlaşması ve merkezleşmesiyle üretken niteliğini daha çok yitirmesi ve mali soyguna daha çok yönelmesi, buna karşı büyüyen proletaryanın bir bölümünün sürekli olarak emek gücünü satacak yer bulamaması, sermaye ile emek gücünü birbirinden daha çok koparmakta, birbirini üretme olanaklarını zayıflatmakta ve birbirine daha çok yabancılaştırmaktadır. Sermayenin üretken sermaye niteliğinden daha çok kopuşu onu üretken güçlerin gelişimi önünde daha büyük bir engel haline getirmektedir. Kapitalist üretim ilişkileri altında emekle sermaye birbirlerini varlık sebebi olduğuna göre aralarındaki bağ inceldikçe, uçurum derinleştikçe, birbirlerini üretme yetenekleri zayıfladıkça birinin diğerini daha kalın zincirlerle denetim altında tutma isteği ile diğerinin ondan kurtulma zorunluluğu ile daha çok yüz yüze kalması kaçınılmazdır. Her iki taraf açısından da zor-şiddet araçlarının daha çok devreye sokulması bu nesnel gerçekliğin sonucudur.

2- Burjuva devletle halk arasındaki çelişkiler yukarıdaki gerçekliğe bağlı olarak keskinleşmekte, kapitalistlerin çıkarları doğrultusunda ortaya konulan politikalarla devletin “sosyal” niteliği yerle bir olmakta; devlet, en zengin bir avuç burjuvanın elinde en çıplak niteliğiyle boy vermekte, bu haliyle salt parlamenter yollardan devlete halktan yana müdahaleler yapma olanakları nesnel olarak ortadan kalkmakta, bu yönde yüzyıldan fazla bir süredir oluşan yanılsamayı yaratan koşullar her geçen gün biraz daha tükenmektedir. Devlet bir avuç zenginin kendisini halktan koruduğu tepeden tırnağa bir güvenlik aygıtına dönüştürmektedir. Devletle bütün emekçi kesimler arasında keskinleşen çelişkiler nedeniyledir ki her iki taraf açısından da savaş araçlarına duyulan ihtiyaç ve bu araçlara baş vurma zorunluluğu kendisini daha çok dayatmaktadır. Her iki taraf için de “söz”ün hükmü ancak savaşın hükmü ile karşılık bulabilmektir.

3- Bir avuç uluslararası tekel ve onların devletleri sermayenin dünyanın her yanında “özgürce” dolaşmasının önündeki engelleri kaldırmak, dünyanın her yanında sermayenin sınırsızca sömürüsü için kapılar açılmasını sağlamak; mali dalaverelerle daha küçük burjuvalardan birikmiş artı değerleri soymak, hammadde kaynakları üzerinde doğrudan denetim sağlamak, ucuz iş gücüyle üretim yapabilmek, geniş tarımsal alanları sermayenin yağmasına açmak, meta pazarını genişletmek, sermaye yatırım olanaklarını çoğaltmak için dünyanın geri kalanını ekonomik-mali sömürge haline getirmektedirler. Bu yeni sömürgeleri yeniden sömürgeleştirme ve genel olarak bağımlı ülkeleri sömürgeleştirme süreci emperyalistlerle ezilenler arası çelişkileri muazzam derecede keskinleştirmektedir. Emperyalistlerin müdahalelerine az çok direnenler bir dizi gerekçe uydurularak askeri saldırı ve işgale maruz bırakılmakta ve bu ülkelerde himayeci sömürge rejimleri inşa edilmektedir. İşgal altındaki ülkelerde direniş ulusal nitelikte olsa da, bugün uluslararası sermayeden bağımsız bir burjuva devletin kendini yaşatma olanakları tükenmekte olduğu için gerçekte çelişki uluslararası sermaye, onların devleti, ülkedeki işbirlikçi sınıflar ve devlet ile emekçi halk arasındaki çelişki biçimini almıştır. Daha “barışçıl” biçimde ekonomik-mali sömürgeye dönüştürülen ülkelerde de çelişki uluslararası tekellerle halk arasındadır ve uzlaşmaz niteliktedir. Emperyalist tekeller iç egemen sınıflardan birine dönüşmüştür ve işbirlikçi sınıflar uluslararası tekellerin bir parçası haline gelmiştir. Emperyalizme karşı mücadele kaderini uluslararası tekellerle birleştirmiş burjuvazinin bütün kesimlerine karşı bir mücadele halini almıştır. Kimi burjuva tabakaların – orta ve küçük burjuvazi – halkın tepkisini arkalayarak tekellerin alanını sınırlama gayreti ya da yönetme ayrıcalıkları ellerinden alınmış olanların gerici milliyetçi tepkileri bir geçiş sürecine tekabül edebilir.

4- Uluslararası tekeller muazzam sermaye gücü ve onların elinde çıplak bir sopaya dönüşmüş devletleri eliyle dünyanın geri kalanını ekonomik-mali sömürge olarak sermayenin tahakkümüne tabi kılarken, kendi aralarındaki çelişkiler de yeni biçimler alarak keskinleşme sürecine girmiştir. Dünyanın uluslararası tekellerin ekonomik-mali sömürgesi olarak yeniden düzenlenmesi tamamlandıkça bu “yeni dünya” üzerinde bugün sürmekte olan paylaşım kavgaları, yeni ve çok daha şiddetli biçimler alacaktır.

5- Sermayenin kendi sınırlarını aşma yeteneğini giderek tüketmesi kadın-erkek ile doğa-insan çelişkisinin muazzam derecede keskinleştirilmiş, çözümü zorunlu hale getirdiği gibi bunun olanaklarını da olgunlaştırmıştır. Sermaye üretici güçleri geliştirme yeteneğini daha çok yitirdiği için nasıl ki emek gücünü daha hoyratça yağmaya girişmişse aynı hırsla doğayı ve kadın bedenini de yağmalamaya girişmiştir. Atmosferin delinmesi, küresel ısınma ve buzulların erimesi gibi felaketler bir yana, hammadde kaynaklarına ulaşmak için doğal çevrenin ve tarihsel birikimin talan edilmesi, bu duruma müdahale edilmediğinde insanlığın üzerinde yaşanacak bir dünyadan mahrum kalacağı her geçen gün biraz daha “güncel gerçeklik” haline gelmektedir. Keza, kadın bedeni yalnızca ucuz işgücü kaynağı, beyaz kadın ticareti yoluyla alınıp satılan bir meta olmakla kalmıyor, her kadın bedeni sermayenin bir yatırım ve tüketim nesnesi olarak değerlendiriliyor. Kapitalizmin barbarlığından kendini kurtarmadıkça tıpkı emeğin emek, doğanın doğa olarak kendini var etme olanaklarının tükenmesi gibi kadının da kadın olarak kendini var etme olanağı da tükenmektedir.

Bu tespitler ışığında, diyebiliriz ki;

a) En gelişkin kapitalist merkezlerden en geri kapitalist ülkelere kadar keskinleşmiş çelişkilerin devrimci çözümü ve dünyanın her yanında devrimci zor, keskinleşen çelişkilerden doğacak yeninin ebesi olarak kendini dayatmaktadır. Geçmişten beri sömürgeci boyunduruk altında tutulan halklar, bugün emperyalizmin işgaline maruz kalan ve emekçilerin biriktiği varoşlar bu kitle ayaklanmalarının odağına oturmaktadır. Bununla birlikte kırın toplumsal hayatta önemini korumaya devam ettiği yerlerde şehir gerillaları ile birleşmiş kır gerillası önemini sürdürmektedir.

b) Barışçıl ve silahlı mücadelenin kendi varoluş tarzlarına özgü biçimleri onları birbirinden farklı kılmaya devam etse de bu iki mücadele biçimi her zamankinden çok daha fazla iç içe geçmekte ve esasında “meşruiyet” de birleşmektedir. Bu “meşruiyet” keyfi değil nesneldir. Çünkü örgütlü yığınlar ve onların öncüleri bu iki biçimi birbirini kapsar biçimde kullanmadıkları sürece bırakalım mevzi kazanmayı, mevzileri korumakta bile zorlanırlar. Çünkü; ilk olarak; keskinleşen çelişkiler nedeniyle burjuva düzen, işçi sınıfının barışçıl zorlaması ne denli güçlü olursa olsun, burjuva demokrasisi yolunda derinleşemez ve derinleşemiyor da, dünyanın her yanında demokratik halkları kısıtlayan, bir kısmı düpedüz faşist yasalar yürürlüğe giriyor; hangi biçimde olursa olsun silahlı mücadele biçimleri kitle mücadelesinin bir unsuru haline getirilmemişse durumu değiştirmek mümkün olmuyor. İkincisi; burjuva partilerden ve düzenden umudunu kesmiş yığınların bir araya gelebileceği, kitleler içinde dal budak salmış, burjuva politik boşluğu, yasal olanakları en geniş biçimde kullanarak devrimci yasallıkla doldurmuş, halkın geniş bölüklerinin sorunlarının çözümü için örgütlendiği oluşumlar ortaya konmazsa, bu boşluklara otonomcu-belediyeci-özerk olan yapılar ile mafyatik oluşumlar doldurulacaktır. Burjuva düzenden umudunu kesmiş yığınlara toplumsal kurtuluş fikri ile ulaşılmadığında din-mezhep (IŞİD gibi), gerici milliyetçilik (Ukrayna'daki faşistler gibi) birer kurtuluş ipi olarak halkın ilgisini çekmeye devam edecektir.

c) Dünyanın yoksul bölgelerinden gelişmiş kapitalist ülkelere, kırlardan şehirlere, şehir merkezlerinden kenar semtlere doğru göç dalgaları, bir yandan proletaryanın saflarını büyütmüş, diğer yandan emekçilerin toplaştığı, onları nesnel olarak birleştiren emekçi semtleri her zamankinden çok daha önemli hale getirmiştir. Bu semtler sınıf çelişkilerinin en keskin biçimde yaşandığı ve sık sık patlayan merkezler haline dönüşmüştür. Emekçilerin burada birikmesi ve şiddetlenen çelişkiler devletlerin bu bölgeler üzerindeki denetimini zorlaştırmaktadır. Bu bölgeler, tepeden tırnağa güvenlik örgütü görünümü olan burjuva devletin bağrında, onun denetimini aşma olanağı taşıyan devrim üsleri olma potansiyeli taşır hale gelmiştir.

d) Emek-sermaye çelişkisinin örtük biçimde ifadesi olan diğer çelişkilerden patlak verseler de ileriyi temsil eden bütün kuvvetler, emek sermaye çelişkisini çözmeye yönelmedikçe kendileri de çok daha hızlı tükeneceklerdir. Emperyalist işgal, faşist diktatörlük vb. durumlarda özgül bazı çelişkiler devrimci mücadelenin öncelikli konuları olsa bile sosyalizme durmaksızın ilerlemeyi daha baştan program edinmemiş ve buna göre donanmamış akımlar geçiş süreçlerinin ürünü olabilirler ancak. Bunun dışında doğa ve insan ile kadın-erkek çelişkisinin kapitalizm altında giderilmesi bir yana hafifletilmesinin bile olanağı kalmamıştır, bunlar devrimci mücadelenin, toplumsal kurtuluş mücadelesinin başlıca konusudur artık. O nedenle sosyalizm zorunlu olarak insanlığın kurtuluşudur.

e) Devrimin silahlı ordusu partizan (kır ya da şehir gerillası) ve milisten oluşur. Partizan ve milis zayıfın güçlüye karşı bir mücadele biçimi olarak halkın silahlı ayaklanmasını örgütlemeye giden yolu açma amacına bağlanmıştır. Milis genel olarak partizanı güçlendirme ve burjuvazinin denetimi altındaki bölgelerde partizanın yerel dayanakları olarak işlev görmüştür. Bugünün nesnel gerçekleri ve ortaya çıkan yeni olanaklar milisin rolünde ileriye doğru değişikliği zorunlu kılmaktadır. Milisin taktik niteliği bugün strateji düzeyindedir. En gelişkininden en yoksul ülkesine kadar emekçilerin toplaştığı semtlerde burjuva hegemonyasının kırıldığı ve devrimin örgütlendiği merkezler oluşturma olanağı ortaya çıkmıştır. Bu merkezlerde bu devrimci hegemonya ancak milis aracının elverişli değerlendirilmesiyle mümkün olabilir. Partizan, merkezi hegemonyanın zayıflatılması için bir araçsa milis, egemenliğin en sıkı olduğu yerde, en gelişkin burjuva kentin bağrında devrimci merkezler ve sıçrama tahtaları yaratmanın stratejik aracıdır.

Halkın Öz Savunması

Sermayenin varoluşsal bunalımı ve buna tekabül eden burjuvazinin hegemonya krizi burjuva devletle halk arasındaki kopuşmayı giderek derinleştirmektedir. Apaçık ortaya çıktığı yerde boşluk devrimci tarzda doldurulmadığında dinsel gericiliğin ya da gerici milliyetçiliğin etki alanı genişlemektedir.

Emekçi halk kesimleri geliştirilen yeni saldırı politikaları sonucu hem burjuva düzenin yol açtığı doğrudan felaketlere, hem de itildiği yaşam koşullarında ortaya çıkan doğal felaketlere karşı savunmasız ve yalnızdır. Kendi sorunlarının çözümü için halkı örgütlemek ve harekete geçirmek devrimci çalışmanın başlıca hedeflerindendir. Halktaki savunmasızlık ve yalnızlık duygusunu gidermeye dönük bir çaba göstermeden bunun başarılması zordur.

Ortadoğu coğrafyası kapitalist emperyalist sistemin hegemonya krizinin en belirgin biçimde su yüzüne çıktığı yerdir. Ukrayna örneğinde olduğu gibi Kafkaslar'da kriz öğeleri belirginleşmektedir. Bosna Hersek'teki Tuzla ayaklanması Balkanlar'da bunalım kazanının ısındığını gösteriyor. İçinde yer aldığımız coğrafyada deyim yerindeyse yer yerinden oynamaya başlamıştır. Öyle anlaşılıyor ki yeni bir statü oluşuncaya kadar bu sarsıntılar şiddetlenerek sürecektir. Bu nedenle halkın öz savunmasının örgütlenmesi çözülmesi gereken güncel bir sorun haline gelmiştir.

Son bir kaç yılda ortaya çıkan devrim süreçlerinde devrimci amaca bağlı olarak halkın öz savunmasını örgütlemenin ne derece önemli olduğu ortaya çıktı. Mısır'daki devrim sürecinde devrime önderlik edenler, ilericiler geri düşerken devrime sonradan katılan Müslüman Kardeşler iktidara yürüdü. Bunun başlıca sebeplerinden biri ilericilerin önceden ya da devrim sırasında halkın öz savunmasını örgütleme becerisi gösterememesiydi. Oysa Müslüman Kardeşler kurdukları asayiş birlikleri ile alanda ve ayaklanmacılar üzerinde kısa sürede hegemonya kurmuştu. Ukrayna'da da benzer bir gelişme oldu. Hükümete karşı başlayan halk direnişi kısa sürede faşistlerin kontrolüne geçti. Bunun da başlıca sebebi faşistlerin geniş bir silahlı milis ağına sahip olmasıydı. Merkezi hükümet faşistlerin eline geçince bu kez Ukrayna'nın doğusundaki halklar ayaklandı, eğer oralarda da halkın öz savunması hızla örgütlenmeseydi ayaklanmacılar vahşi katliamlara maruz kalacaklardı. Suriye'ye bakalım. Arap devrimi Suriye sınırlarına dayandığında başlayan halk ayaklanması başladığından hemen sonra politik islamcıların denetimine girdi. Halkın silahlandırılması burada da belirleyici derecede önemliydi. Silahlanmayan ve halkı silahlandırmayan Suriye'li ilericiler çareyi Esad'la işbirliğinde buldular. YPG önderliğindeki Rojava Kürtleri ise kendi bağımsız gelişme yolunu buldu. YPG öncülüğünde silahlanmış halk kendi öz savunmasını üstlendi. Bu sayede gerici Suriye devletine de gerici faşist IŞİD çetesine karşı kendilerini koruyabildi ve yeni bir toplumsal düzen inşa etmeye girişebildi. Şengal'deki Kürtler öz savunmadan yoksun olduğu için soykırımla yüzyüze geldiler.

Halkın öz savunmasına dönük az çok bir hazırlık yapılmış olsaydı Haziran (Gezi) ayaklanması bambaşka biçimde sonuçlanabilirdi. 6-8 Ekim ayaklanması için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Eğer halkın güçlü bir öz savunması olsaydı ayaklanma Batıyı da saran bir devrime dönüşebilirdi.

Kritik önemdeki konu halkın öz savunmasını hazırlamaktır. Bu hemen her yerde halkın derhal silahlandırılması anlamına gelmez. Bunu anlamı bugünden bu perspektifle halkı örgütlemek, öz savunma çekirdekleri oluşturmak ve giderek bunları çoğaltmak, bir ayaklanma anında da halkın örgütlü bir silahlı güç haline getirilmesine önderlik etmektir.

Halkın öz savunması yalnızca halkın silahlanması anlamına gelmez. Deprem, sel, salgın vb. doğal felaketlere karşı önceden ve açık biçimde halk savunma organizasyonları oluşturulabilir. Bu öz savunma güçleri felaket alanlarında gıda ve temel ihtiyaç maddelerini, iş araçlarını ödünç alarak felaketin yaralarını hızla sarmaya hizmet edebilirler. Ya da temel ihtiyaç maddelerinde bir kısıtlama, karaborsa ortaya çıktığında bu malları güvenlikle temin ederek halka ulaştırmak gibi biçimler de konuya dahil edilmelidir. Kimi kez ücretsiz su, elektrik ve doğal gaz kullanım oranının arttırılması örgütlenebilir.

Çeşitli toplumsal ya da siyasal sorunlar üzerinden gerici milliyetçilerin ya da burjuva politik islamcı gerici güçlerin ilerici-devrimci çalışmanın yoğunlaştığı alanlara saldırılar düzenlemesi, ki bu esasında devlet tarafından organize edilir, karşısında öncü duruşun sergilenmesi ve halkın karşı duruşunun örgütlenmesi, yine bu kapsamda değerlendirilmelidir.

Kapitalist barbarların HES ve nükleer santral ve maden işletmeciliğinde olduğu gibi halkın yaşam alanlarını ve varlık hakkını hiçe sayan saldırganlığına karşı doğanın savunulması için olsun; tırmanan erkek şiddetine karşı kadının savunulması için olsun öz savunma hayati bir konu haline gelmiştir.

Marksist Teori

Yaygın Süreli Yayın
Varyos Gazete Dergi adına Yazı İşleri Müdürü: Tülin Gür
Posta Çeki Hesap No: Varyos Gazete Dergi 17629956
Türkiye İş Bankası IBAN: TR 83 0006 0011 1220 4668 71

Bize Ulaşın

Yönetim Yeri: Aksaray Mah. Müezzin Sok. İlhan Apt. No: 12/1 D:7 Fatih/İSTANBUL
Tel: (0212) 529 15 94  Faks: (0212) 529 06 75
Web Sitesi: www.marksistteori5.org
E-posta: info@marksistteori.org
Twitter: @mt_dergi