Bağımsızlık Referandumu

25 Eylül'de gerçekleştirilen bağımsızlık referandumu sonrası Güney Kürdistan'ın bir bölümü işgal edildi. Havalimanları dış uçuşlara kapatıldı. Sınırların denetimi elinden alındı. Bu gelişmelerden yola çıkarak pek çok çevre, bağımsızlık referandumuna kalkışmanın yanlış ve zamansız olduğunu ileri sürdü. Bunun hatalı bir yaklaşım olduğu, dikkatin Kürt ulusunun özgürce iradesini neden ortaya koyduğuna değil, emperyalistlerin ve sömürgecilerin bu iradeyi neden ezmek istediklerine yöneltilmesi gerektiği marksit-leninistler için açıktır. Konuyu bütün yönleriyle ele almak için ulusal soruna ve onun günümüzdeki biçimine yaklaşıma dair ilkeleri öncelikle ortaya koymakta fayda var.

Temel Prensipler

1- Sömürgeci boyunduruk altındaki ulusların bu boyunduruğu kırma, kendi kaderlerini tayin etme hakkı var. Bu genel ilke dün olduğu gibi bugün de geçerlidir. Toprakları işgal edilerek ekonomik ve politik ilhaka tabi tutulmuş bir ulusun bu duruma isyan etme, işgalcileri defetme ve kendi kendini yönetme hakkı vazgeçilmezdir. Bu, her sömürge ulus için doğal bir haktır. Hangi biçim altında olursa olsun, sömürge bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı yönündeki bir girişim haklıdır, meşrudur.

2- Bu hakkın hangi biçimde kullanılacağı yine o ulus tarafından belirlenir. Bağımsızlık, federasyon, özerklik ya da bir başka biçimden hangisinin tercih edileceği ancak o ulus tarafından kararlaştırılabilir.

3- Sömürgeciliğe karşı mücadele ve kaderini tayin hakkının meşruiyeti, ona önderlik eden sınıfa ya da kişiye göre değişmez. Bir feodal bey, bir burjuva asker, bir din insanı, bir yoksul köylü ya da bir proleter böyle bir hareketin önderliğini yürütebilir. Bu mücadelenin özü sınıfsal değil ulusal kurtuluştur, meşruiyet kriteri de bu gerçeklik üzerinden kurulur. Kimin önderlik ettiğine değil, verilen mücadelenin antisömürgeci olup olmadığına bakılır.

4- Sömürgeci ulusa mensup ilericiler sömürge halkın ulusal boyunduruğu her yıkma girişimini koşulsuzca desteklemelidir. Burada başka bir tercih söz konusu edilemez. Aksi takdirde, mensup oldukları ulusun sömürgecileri, devleti, egemen sınıfları ile aynı cephede buluşurlar. Bu buluşma hangi "ilerici, sosyalist, antiemperyalist" gerekçe altında gerçekleşirse gerçekleşsin, özünde ezen ulus ayrıcalıklarından kopuşamamaktır. Bunun adı sosyal-şovenizmdir. Sosyal-şovenizm de, tıpkı şovenizm gibi, bir burjuva ideolojisidir.

5- Ezilen ve sömürge ulusun birlikten mi ayrılıktan mı yana olacağı, onun tarafından tercih edilecek bir konudur. Ezilen ve sömürge olan ulusun komünistlerinin özgür, eşit, gönüllü birlikten yana propaganda yapmaları gerektiği konusu, hiçbir şekilde ayrılıktan yana tercihin, kaderini tayin hakkı biçiminin karşısına konulamaz. Nihayetinde özgür, eşit, gönüllü birlik ancak ve ancak sömürge ulusun kaderini özgürce tayin etmesi ile mümkün olabilir. Bunun da ancak ve ancak sömürgeci boyunduruğun kırılması ile gerçekleşebileceği aşikardır. Bu boyunduruğun kırılmasını içermeyen her türlü "birlik, kardeşlik" propagandası gericidir, sömürgeciliğe hizmet eder. Sömürge ulus bu boyunduruğu kendi başına kırabilir. Bu boyunduruğun kırılmasının içeriği de açıktır; işgalin son bulması, ekonomik ve siyasi ilhakın ortadan kaldırılmasıdır.

6- Sömürge ulusun kurtuluş mücadelesi yalnızca ezen ulusla ezilen ulus arasındaki bir sorun değildir. Sömürgeciliğe vurulan her darbe emperyalizme vurulmuş sayılır. Bu nedenle dünyanın bütün ilericileri sömürgeciliğe başkaldıran halkları desteklemelidir. Günümüzde emperyalist sömürgecilik tekelinden söz edilemez, ama bu dönemin mirası olan sömürgeler vardır hala. Bunun yanı sıra, emperyalistlerin onayıyla bir ya da birkaç ülke tarafından sömürgeleştirilen uluslar vardır. Kürdistan, Belucistan, Filistin, Bask ülkesi, Katalonya, Kuzey İrlanda, Ache, Mindanao-Moro, Tamil ilk elde sayılabilir. Bunların bir kısmında verilen ulusal kurtuluş mücadelesi "uzlaşma" ile sonuçlandı. Diğerlerinde mücadele çeşitli biçimler altında devam ediyor. Bunlar hem sömürgeci boyunduruğu kırmaya yöneldikleri hem de nesnel olarak emperyalizme darbe vurdukları için desteklenmelidir. Çünkü sömürgeciler emperyalistlerin kanatları altındadır.

7- Emperyalizmin emperyalist küreselleşme aşamasında dünün yeni-sömürgeleri birer mali-ekonomik sömürgeye dönüştürüldü. Bu ya "barışçıl" temelde gerçekleştirildi ya da direnenlere zorbalık uygulanarak. Bu ülkelerde direnişe geçen gerici burjuva ulusalcıların ne antiemperyalist ne de ilerici bir yanları vardır. Bunların derdi kendi iktidarlarını eski biçimde sürdürmektir. Emperyalist devletlerle çelişkilerinin kaynağı budur. Saddam, Miloseviç ya da Esad ilk elde bunlara örnek gösterilebilir. Türkiye'de Vatan Partisi'nde kümelenen subaylar ve onlarla ittifak halindeki güçler bir başka örnektir. Bunların gerici burjuva milliyetçilikleri ile sömürge halkların ulusal kurtuluş mücadelesi hiçbir koşulda aynılaştırılamaz.

Kürt Ulusal Sorunun Özel Önemi

1- Kürdistan'ın dört parçaya bölünmesi 1. emperyalist paylaşım savaşı sonunda gerçekleşti. Bölmenin mimarları İngiliz ve Fransız emperyalistleriydi. Kürdistan Suriye, Irak, İran ve Türkiye arasında paylaşıldı. Böyle olduğu için Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi de dört parçaya bölündü. Her parça kendi sömürgecisine karşı mücadeleye girişti. Her sömürgeci devlet bölgesel hegemonya mücadelesinde diğer sömürgecileri zayıflatmak için Kürt ulusal mücadelesinden yararlanmaya çalıştı. Kürt ulusalcıları da bu bölgesel rekabeti kendi lehlerine kullanmak istedi. Bu yüzden, Kürt ulusalcıları kimi zaman kendi sömürgecisine karşı savaşırken, diğer parçadaki Kürde zulmeden sömürgeci devlete yaslanma yoluna gitti. Gerçekte bu büyük bir yanılgıydı. Kürtlerin statü sahibi olma ihtimali belirdiğinde bu dört sömürgeci devlet birlik oluyordu. Korkuyorlardı. Kürdistan'ın bir parçası özgürleşirse bu diğer parçaları da kapsardı. Kürtler için özgürlük sorunu sömürgeci dört devlet için beka sorunu haline geliyordu. Birleşik Kürdistan, dört sömürgeci devletin mevcut yapılarının ortadan kalkması demekti. Buradan da anlaşılır ki, Kürt sorununun çözümüne her bir parçadan ayrı ayrı başlanabilir ama tamamlanamaz, sorun ancak sömürgeci dört devletin yıkımı, bir başka deyişle dört devlete karşı birleşik bir ulusal kurtuluş savaşımı ile çözülebilir. Bu nedenle parçalar arasındaki birlik Kürtler için bir beka sorunudur.

2- Kürdistan Ortadoğu coğrafyasının kalbidir. Kürdistan parçalarından herhangi birinin ulusal statü kazanması yalnızca o ülkeyi ilgilendirmez, geriye kalan üç ülkenin de statüsünü tartışmalı hale getirir. Örneğin Kuzey İrlanda sorunu, Birleşik Krallığı ilgilendirir ve onun statüsünü değiştirebilir, Katalonya sorunu İspanya'nın statüsünü etkiler. Kürt sorunun olası bir çözümü ise Türkiye, Irak, İran ve Suriye'yi sarsar, onların statüsünü yıkar. Bu yüzden bu dört ülke, Kürt sorunun çözümü gündeme gelince, düşmanlıkları bir kenara bırakarak Kürtlere karşı birleşirler. Statü değişimi yalnızca bu dört ülkeyle sınırlı kalmaz, zira bu dört ülkenin statüsündeki bir değişiklik bütün Ortadoğu coğrafyasını etkileyecek sonuçlar üretir. Kısacası Kürdistan'ın bir parçasındaki statü değişikliği dört sömürgeci ülkeyi, oradan da bütün Ortadoğu'yu ilgilendirir. Bu nedenledir ki, Kürt ulusal sorunu salt Kürt ulusal sorunu değil, bir Ortadoğu sorunudur.

3- Ortadoğu petrol ve doğalgaz kaynağıdır. Ortadoğu'nun mali-ekonomik sömürgeleştirme süreci henüz tamamlanmamıştır. Ortadoğu'nun yeniden paylaşımı emperyalist hegemonya mücadelesinin başlıca konularından biridir. Ortadoğu'da söz sahibi olmadan dünyada söz sahibi olunamayacağı bir dönemden geçiyoruz.

Kapitalizm varoluşsal kriz içinde. Bu, tekelci rekabetin çok daha kızışmasına neden oluyor. Emperyalizmin siyasi hegemonyasının da zayıfladığı bu aşamada, bölgesel güçler boşluktan faydalanmaya girişiyor. Bu, bölgesel ve uluslararası dengelerin sarsılmasına ve yeniden kuruluşu için şiddetli rekabete yol açıyor.

Kürtler tam da bu şiddetli rekabetin, hegemonya mücadelesinin ortasında kendi rotalarını bulmaya, oluşan hegemonya krizinden yararlanmaya çalışıyor. Emperyalistler de, bölgesel hegemonya peşinde koşanlar da Kürtlerin bu mücadelesini kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme uğraşı içinde. Kürtler onları aşıp statü kazanmaya girişince, bu kez hepsi Kürtlere karşı birleşiyor. Ortadoğu'da olası bir statü değişikliği dünyanın bütün hegemon güçlerinin yönetemeyeceği bir kaosa yol açabilir. Bu nedenle dünyanın bütün hegemon güçleri bir anda Kürtlere karşı birleşebiliyor. Kürt ulusal sorunu, yalnızca bir Ortadoğu sorunu olmakla kalmıyor, bu anlamda bir dünya sorunu haline geliyor.

Referandum Öncesi Güney Kürdistan

  1. yüzyıl boyunca Güney Kürdistan'da ayaklanmalar eksik olmadı. Şeyh Mahmud Berzenci 1919-32 arasında birkaç kez bağımsız Kürdistan hedefiyle ayaklandı. Üç kez Kürdistan hükümeti kurdu. 1921'de kurulan Kürdistan Krallığı 1924'e kadar yaşadı. 1943'te Mele Mustafa Barzani ayaklandı. 1961'de Barzani ikinci kez isyana kalkıştı. Bu kez Cezayir kurtuluş savaşından aldığı ilhamla gerilla savaşına girişti.

Bu mücadeleler birkaç defa barış görüşmeleri ile kesintiye uğradı. Sonunda Saddam ile Barzani arasında 1970'de kapsamlı bir özerklik anlaşması yapıldı. Yaklaşık 37 bin kilometrekarelik bölgeyi kapsayan kuzeydeki 3 il, Erbil merkezli bir yerel parlamento tarafından idare edilecekti. Anlaşmaya göre Irak meclisinde 5 bakan ve başbakan vekili Kürt olacaktı. Kürtçe ülke genelinde Arapçayla birlikte resmi dil olacaktı.

Barzani ve Saddam tarafından imzalanan 11 Mart 1970 tarihli deklarasyonda, "Halklar arasındaki en üstün bağlar; yalnız bu halkların serbest iradelerinin sonucu olarak bir kardeşçe birliğin çerçevesi içinde gelişirler... Şiddete dayanan bir eritme (asimilasyon), ya da yok etme (jenosit) zorlaması, yeni yeni anlaşmazlıkların, sorunların, halklar arası güvensizliğin doğmasından başka bir işe yarama(yacağı)" belirtiliyor, "Kürt halkının temel ve haklı isteklerinin gerçekleştirilmesi"nden bahsediliyordu. "Irak Cumhuriyeti, eşit haklara sahip iki başlıca ulustan, yani Araplarla Kürtlerden oluşan bir birleşik devlet olmalıdır... Kürt halkı, kendi ulusal haklarını, Kürdistan'da oturanların serbest, gizli oy ve tek dereceli seçim yoluyla seçecekleri parlamentonun atadığı bir yürütme konseyi aracılığıyla kullanır" deniliyordu. Deklarasyona göre, "Anayasa, Kürdistan bölgesinde, kültürel, sosyal, ekonomik yönetime ait tüm ulusal hakları ve bunlara ilişkin 'yerel otonomiyi' güvence altına almak zorunda"ydı. "Aynı biçimde; Türkmen, Asuri ve Ermeni gibi toplulukların... Arap ve Kürtlerle bütünüyle eşit düzeydeki vatandaşlık hak ve görevlerine de, anayasal olarak güvence verilmelidir.”[1]

Bu deklarasyonla ilan edilen özerklik anlaşması, Saddam yönetimi tarafından anlaşmaya uygun biçimde yürürlüğe konmadı. Oyalama siyaseti izleyen Saddam'ın amacı uygun bir anda Kürt ulusal hareketine saldırarak onu ezmekti. İran, Barzani hareketini, Irak'ı sıkıştırmak için sınırlı ölçüde destekliyordu. Fakat özerklik anlaşmasının uygulanmasında Kürtlerin ısrarı, İran'ı, bazı tavizler kopartmak karşılığında Saddam'la anlaşmaya yöneltti. 6 Mart 1975'te Saddam'la Şah Rıza arasında Cezayir anlaşması imzalandı. İran'ın Kürtlere yardımı kesmesi karşılığında, Irak Şatt’ül-Arap suyolu üzerindeki egemenlik hakkını İran'la paylaşmayı kabul ediyordu. Anlaşmanın hemen ardından Irak ordusu saldırıya geçti. Kürt güçleri ağır darbe yedi ve Mustafa Barzani ülkesini terk etmek zorunda kaldı.[2]

Bu gelişmeyle birlikte, kendini sol-sosyalist olarak adlandıranlar KDP'den ayrılarak Talabani liderliğinde YNK'yi kurdu ve silahlı mücadeleye yeniden başladılar. 1976'da KDP de yeniden silaha sarıldı. Bir yandan Irak devletine karşı savaşırlarken, diğer yandan bu partiler birbiriyle çatışmaya girişti.

1988 yılındaki Halepçe katliamından sonra, Güney'deki bütün Kürt örgütlerini kapsayan "Kürdistan Cephesi" kuruldu. 1991'de Irak'ı işgal eden ABD ve ortakları, daha önce Saddam'ı Kürtlerin üzerine salmış olmalarına rağmen, Irak'ta dikkate değer tek örgütlü güç olan Kürtlere dayanmak zorunda kaldılar. Emperyalist koalisyonun Saddam'ı dizginlemesinin ardından geri çekilmesiyle, Saddam Kürtlere karşı yeniden soykırımcı katliamlara girişti. Bu arada KDP ve YNK yeniden "kardeş kavgası"na tutuştu. İki partinin egemen olduğu iki bölge gerçeği bu süreçte daha da belirginleşti.

2003 yılında emperyalist koalisyonun 2. saldırısıyla Saddam iktidarı yıkıldı. Bu süreçte Saddam diktatörlüğünün yıkılmasında Kürtler etkin rol oynadılar ve Güney Kürdistan'daki fiili hakimiyetlerini sağlamlaştırdılar.

Yukarıdaki tarih tablosundan da çıkartılabilir ki, 2003 yılına kadar Güney Kürdistan'ın oluşumu ve fiili kazanımlar soykırımlar pahasına yürütülen mücadelenin eseridir. Emperyalistlerin desteği, Kürtler örgütlü ve savaşçı oldukları içindir ve ancak kendi çıkarlarıyla çakıştığı sürecedir. Daha 1918'de İngilizler Berzenci'yi Kürdistan yöneticisi olarak atamıştı. Berzenci "bağımsız Kürdistan" istediğinde ise Kürtlerin tepesine bomba yağdırmıştı. ABD, Saddam'a karşı Mustafa Barzani'yi heveslendirmiş, ama 1975 anlaşmasını onaylayarak onu sırtından hançerlemişti. ABD Kürtlere karşı Halepçe katliamında Saddam'a sessizce arka çıkmış, 1. emperyalist Körfez saldırısında Kürt ayaklanmasını benimsemişken, daha sonra Kürtleri Saddam'la baş başa bırakarak yeniden soykırıma alan açmıştı.

Bir diğer tarihsel tecrübe de, Irak sömürgecilerinin ayaklanma ve gerilla mücadelesi karşısında sıkıştıkları her durumda tavizler vererek hareketi sönümlendirmek istedikleri, ama hiçbir zaman anlaşmaları yürürlüğe koymadıkları ve fırsat bulduklarında yeniden saldırıya geçtikleridir.

Üçüncü tecrübe de, Kürdistan'ı sömürgeci boyunduruk altında tutan diğer ülkelerin, bilhassa İran’ın, Güney'deki Kürt mücadelesini Irak'ı sıkıştırmak için kullandığı, taviz kopardığında ise Kürtleri bir kenara attığıdır. Kendi Kürdünü ezenin başkasının Kürdünü desteklemesinin sınırı budur.

Ne yazık ki, Güney Kürtleri 2017 referandum süreci ile bu tarihsel deneyleri bir kez daha tecrübe etmek durumunda kalmıştır.

2005 Anayasası

2005 anayasası ile Irak federal bir devlet olarak tanımlanıyor, Kürdistan bölgesi oluşturuluyor, Kürtçe ve Arapça resmi dil sayılıyordu. Bu haliyle Kürdistan, ayrılma hakkı tanınmayan bağımlı federe devlet statüsü kazanıyordu. 2009'da kabul edilen Kürdistan bölgesi anayasası, Kürdistan bölgesini "Federal Irak Cumhuriyeti'nin bir bölgesi olarak, çok partili, demokratik, parlamenter ve cumhuriyetçi bir siyasal sistem" olarak tanımlayacaktı.

Irak federal devleti ile Kürdistan bölgesi arasında, süreç içinde başlıca üç konuda sorun yaşandı. Bu sorunların tamamı, Irak devletinin anayasa gereği atması gereken kimi adımları atmaktan ve kimi maddeleri uygulamaktan kaçınmasıydı.

1- İlk ve en temel sorun, anayasanın 140. maddesinin uygulanmamasıydı. Bu madde gereği, "normalleştirme, nüfus sayımı ve sakinlerinin iradesini tespit için Kerkük'te ve diğer anlaşmazlık bölgelerinde[3] en geç 31/12/2007 tarihinde referandum düzenlenmesi tamamlanmalıdır." Irak hükümeti bu maddeyi hiçbir zaman uygulamadı. Bunun üzerine, 2009'daki Kürdistan bölgesi anayasası Kerkük'ü başkent saydı ve tartışmalı bölgeleri Kürdistan sınırları içinde gösterdi.

2- Anayasanın 112. maddesine göre, "Merkezi hükümet, mevcut yataklardan çıkarılan petrol ve doğalgaz yönetimini bölge hükümetleri ve vilayetlerle birlikte yapar. Elde edilen gelir, ülkenin tamamında nüfus dağılımına göre adaletli bir şekilde dağıtılır." Bu çerçevede, mevcut yataklardan elde edilen gelirin yüzde 17'sinin Kürdistan bölgesine gönderilmesi gerekiyordu. Bağdat yönetimi 2012'den itibaren ödemeleri aksatmaya başladı.[4] Bunun üzerine bölge yönetimi, Bağdat'a vermeyi taahhüt ettiği petrolü temin etmedi. Ocak 2013 tarihinde bölge yönetimi, Bağdat'tan bağımsız olarak, Türkiye üzerinden petrol ihracatına başladı.

3- Merkezi hükümet anayasa gereği ödemesi gereken memur ve peşmerge maaşlarını da 2013'ten itibaren aksatmaya başladı. Kürdistan bölgesinde yaklaşık 1 milyon 400 bin memur için her ay 800 milyon dolara ihtiyaç var, petrol gelirleri bunun ancak 400 milyonunu karşılıyor. Bu, Kürdistan bölgesinde ekonomik, politik ve sosyal krize neden oldu.

Bağdat, bu konularda müzakereye yanaşmadığı gibi, sürekli yeni şartlar öne sürdü, anayasayı uygulamaktan kaçındı.

IŞİD Saldırısı Sonrası Yeni Durum

2014 Haziran ayında IŞİD Musul'a saldırınca, Irak ordusu kenti terk etti. Yalnızca Musul'dan değil, gerçekte Kürdistan toprağı olan "anlaşmazlık" ya da "tartışmalı" bölgelerin neredeyse tümünden çekilerek, buraları IŞİD'e bıraktı. Güney Kürdistan'ın gerçek yüzölçümü 78 bin kilometrekaredir. IŞİD saldırılarından önce, Güney Kürdistan coğrafyasının yüzde 52'si peşmergenin, yüzde 48'i Irak ordusunun denetimindeydi. IŞİD saldırısıyla birlikte, bu toprakların büyük bölümünü terk eden Irak ordusunun yerine, peşmerge toprakların savunmasını üslendi. Kürdistan güçleri, Irak ordusuna değil IŞİD'e karşı, kendine ait topraklarda denetim sağladı.

Böylece toprakların 71 bin kilometrekaresi ele geçirildi.[5] Geriye sadece IŞİD ve Irak ordusunun denetimindeki 9 bin kilometrekare kaldı.

Bu bölgeler Kürdistan güçlerinin eline geçtikten sonra da, Kürdistan hükümeti, 140. maddenin uygulanması ve diğer anlaşmazlıkların giderilmesi için defalarca Irak merkezi hükümetine çağrıda bulundu. Merkezi hükümet her defasında bunu reddetti. Ne Kerkük ve diğer bölgelerde referandum yapılmasına yanaştı, ne de anayasa gereği Kürdistan bölgesine ayrılması gereken bütçe payı ve memur maaşlarını ödemeyi kabul etti.

Haşdi Şabi'nin Kurulması

IŞİD'in Musul'a saldırısından sonra, Şii dini lider Ayetullah Sistani bir fetva yayınlayarak, eli silah tutan herkesi ülkesini ve kutsal mekanlarını savunmaya çağırdı. Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri)[6] bu çağrı üzerine oluşturuldu. Büyük bölümü Şii milislerden oluşsa da, içinde Sünni milisler de var. Haşdi Şabi, teyit edilmemiş verilere göre, 120 bin Şii ve 16 bin Sünni milisi barındırıyordu. Toplam sayının daha sonra 160 binin üzerine çıktığı tahmin ediliyor.

Milis ordusunun finansmanı Bağdat hükümeti tarafından sağlanıyor. Musul'un kurtarılması sürecinde Haşdi Şabi modern ve ağır ABD silahlarıyla donatıldı. ABD, "saygı duyulacak gruplar" diyerek, bu orduyu kendince meşrulaştırdı. Haşdi Şabi'yi oluşturan örgütlerin büyük bölümünün İran'la yakın ilişkileri var. Haşdi Şabi Irak ordusunun bir parçası olarak resmi bir örgüt sayılıyor.

Musul'un peşmergenin de katkısı ile kurtarılmasının ardından, merkezi hükümetin bütün dikkati Kürdistan bölgesel yönetiminin eline geçen "tartışmalı" bölgelere çevrildi. Musul'dan sonra, Haşdi Şabi Kürtlerin denetimindeki Kerkük ve diğer "tartışmalı" yerlere girecekti. Merkezi hükümetin bütün hazırlıkları bu yöndeydi.

Referandumun Tarihçesi

Referandumun 25 Eylül 2017 tarihinde yapılması kararı 7 Haziran 2017'de alındı. Bu bir anda ortaya çıkan bir durum değildi.

Güney Kürdistan'da ilk bağımsızlık referandumu 2005 yılında yapıldı. Halkın yüzde 99'u bağımsızlık lehinde oy kullandı. Barzani "2005 referandumu sivil toplum kuruluşlarınca örgütlenmişti, şimdiki resmidir ve hükümet ile siyasi partilerce yürütülüyor. Bu bağlayıcıdır, öbürü değildi" diyerek, ikisi arasındaki farkı açıklıyor.

Irak merkezi hükümetinin 140. maddeyi uygulamamakta ısrar etmesi üzerine, Güney Kürdistan parlamentosu, 23 Temmuz 2014'te "seçim ve referandum yüksek kurulu" yasasını oybirliği ile kabul etti.

Barzani 3 Şubat 2016'da yaptığı açıklamada, bağımsızlık için referandum yapmalarının en doğal hakları olduğunu belirterek, "Kürtler kendileri bu işe kalkışmazlarsa başkaları hiçbir zaman bu hakkı onlara tanımayacaktır. Bazı taraflar bağımsızlığa hazır olmadığımızı ve zeminin buna müsait olmadığını söylüyor. Ancak bilmeliler ki, Kürt milletinin kaderini tayin etmesi için en doğru zaman bu zamandır" diyordu. O dönem referandum yönündeki adımlar, ABD'nin IŞİD'le savaşı bahane etmesinin baskısıyla ertelenmişti.

25 Eylül referandumunun da ertelenmesi yönünde büyük bir baskı yapıldı. Fakat "erteleme" iptal etmenin bir örtüsüydü. Irak anayasayı uygulamamakta ısrarlıydı. Türkiye, İran ve Suriye sömürgecileri referandumu yasadışı ilan etmişti. İstenen, "erteleme" değil vazgeçmeydi. Dolayısıyla "zamanlama" tartışmasının bir karşılığı yoktu. Zamanlamadan kastedilen bölgesel sömürgeci güçlerin ve emperyalistlerin onayı ise, bu "zaman" hiç gelmemişti ve geleceği yönünde herhangi bir işaret yoktu. Haşdi Şabi tartışmalı bölgelere saldırmadan önce, bilhassa buralarda yaşayan halkların iradesi açığa çıkartılmalıydı. Savaş bir kez başladıktan sonra, referandum için doğru zaman artık hiç gelmeyecekti. Olsa olsa, referandum için erken değil geç kalındığı söylenebilir. Irak ordusu "tartışmalı" bölgeleri terk ettiği ve Kürt güçlerinin buralarda denetimi sağladığı anda referandum yapılabilirdi. Irak ordusunun henüz dağınık olduğu bir zamandı ve sonuçları 25 Eylül sonrası gibi olmayabilirdi. Fakat 25 Eylül'de yapılmasaydı, referandumun yapılma koşulları bir daha uzun bir zaman için oluşmayabilirdi.

Referandumun ertelenmesine yönelik en son ve kapsamlı öneri ABD'den geldi. BM ve İngiltere'yle birlikte sunulan öneride, Bağdat'la müzakereler yoluyla anlaşmaya öncelik verilmesi isteniyordu. 2005'ten beri müzakereler bir sonuç vermemişti, dahası Bağdat son dönemde müzakereye dahi yanaşmamıştı. Bu yoldan bir sonuç alınamayacağı açıktı. ABD dışişleri bakanı Tillerson Barzani'ye gönderdiği mektupta, müzakerelerin başarısız olması halinde "referandumu düzenleme ihtiyacını tanıyacağı"nı taahhüt ediyordu. Ne ki, bu taahhüt somut bir içerikte değildi. Barzani, "Referandumu iki-üç yıl erteleyin, bunu yaparsanız sonuçlarına saygı duyarız dediler, biz de 'saygı' yerine 'destek' ifadesini yazarsanız erteleriz dedik. Fakat 'destek' demediler ve bize destek sözü vermediler. Bu nedenle ikna olmadık ve ertelemenin daha fazla zarar vereceğine kanat getirdik" diyerek, bu durumu izah etti. Ve devamında, "Ulusal iradeyi kaybetmekle Irak ordusunun statüsü tartışmalı bölgelere saldırma ihtimali karşısında toprak kaybetmek arasında tercihle karşı karşıya bulunduklarını" belirttikten sonra, "İrademizi kaybetmemiz, bazı bölgeleri geçici olarak kaybetmemizden çok daha büyük kayıp olurdu, irademizi ve ulusumuzun umudunu kaybetmek ile bazı kayıplara göğüs germek arasında, halkımızın iradesinin ve onurunu kaybetmemeyi seçtik"lerini söyledi.[7]

Referandumun Zamanı Tartışması

Yukarıda belirtilenlerden de anlaşılacağı gibi, "referandumun zamanı" tartışmasının karşılığı yok. Kürdistan dört parçaya bölünmüş bir ülke. Hiçbir sömürgeci diğer parçadaki Kürdün özgürleşmesini istemeyecektir. Kürdistan'ın sömürgeleştirilmesi emperyalizmin onayı ile gerçekleşti. Batılı emperyalistlerin İran'la derin, Türkiye'yle ise konjonktürel çelişkileri olsa da, sıra Kürdistan'ın bir parçasının özgürleşme ihtimaline gelince, ABD, Haşdi Şabi'ye silah takviyesi yaparak peşmergenin üstüne salmaktan geri durmamıştır. Batılı emperyalizmin, bir parçada da olsa, olası bir bağımsız Kürdistan'dan bunca tedirginlik duymasının nedeni, ortaya çıkacak kaosu yönetme yeteneğinden yoksun oluşudur. Ortadoğu, tıpkı 19. yüzyılın ikinci yarısından sonraki "hasta adam" Osmanlı İmparatorluğu'na benziyor. Hem herkes ondan bir parça koparmak istiyor, hem de kimse onun yıkılmasını istemiyor, çünkü olası bir yıkımın nasıl sonuçlar doğuracağını kimse kestiremiyor.

Buradan bakınca, referandumun öncelikle iki bakımdan hiç de zamansız olmadığı söylenebilir.

1- Ortadoğu'da bir hegemonya boşluğu var. Eski olan yıkılıyor, sınırlar silikleşiyor, fakat bütün bu değişimi yöneten bir hegemon güçten de söz edilemez. Bu da kaçınılmaz olarak, bir yandan eski olanı ayakta tutma, diğer yandan yıkımdan pay kapma çelişkisi yaratıyor. Böyle bir durumda bölgesel ve emperyalist hegemonya boşluğundan yararlanmaya çalışmak, Kürtler için doğru bir seçenekti. Bu bakımdan, referandum sonrası kayıplar çok ağır olmasına rağmen, referandumun kendisinin stratejik bir kazanım olduğu söylenebilir.

2- Güney Kürt güçleri, Kürdistan'ın bir parçası olan "tartışmalı" bölgeleri fiilen yönetmekteydi. Fakat bu durum ilelebet sürdürülemezdi. Irak'la çatışma kaçınılmazdı. Halkın iradesini açığa çıkarmak için zaman uygundu. Daha fazla geç kalınması fırsatın kaçmasına neden olabilirdi. Kürdistan askeri bakımdan da güçlenmişti. Kürt ulusal güçlerinin Suriye ve Irak'ta IŞİD'a karşı verdiği mücadele dünya halkları nezdinde takdir toplamıştı.

Referandum Cephesinin Zayıf Yanları

1- Güney Kürdistan yönetiminin ulusal birliği sağlayamaması en zayıf yanıdır. Görünüşte hükümet tek olsa da, Güney'de fiilen Hewler ve Süleymaniye merkezli iki özerk devlet vardır. Birini KDP, diğerini YNK yönetir.

2- İki yönetimin iki ayrı silahlı gücü, ordusu var. Peşmerge ikiye bölünmüş durumda. Bir ulusal ordudan söz edilemez, partilere bağlı silahlı güçler güvenliği sağlıyor. Kerkük ve Süleymaniye'de YNK'nin peşmergeleri, Hewler ve Duhok'ta KDP'nin peşmergeleri asayiş nöbetinde. Eksik olan tek şey, birinden diğerine geçerken pasaport sorulmasıdır. KDP ve YNK'nin istihbarat örgütleri de ayrıdır.

3- Ulusal bir dış politikadan da söz edilemez. Barzani yönetimi Türkiye ile ilişkilerini geliştirir, onunla işbirliğini sıkılaştırırken, Talabani yönetimi İran'la bağlarını güçlendirmiştir.

4- Mesut Barzani'nin görev süresi 2013'te doldu. Meclis süreyi 2 yıl uzattı. 2015'te sürenin iki yıl daha uzatılmasına dair KDP'nin talebi karşılık bulmadı. Aynı süreçte, Bağdat'ın ödemeleri aksatmasıyla şiddetlenen ekonomik kriz nedeniyle Süleymaniye ve çevresinde protesto gösterileri düzenlenmiş, KDP büroları yakılmıştı. KDP, yaşananlardan Goran'ı sorumlu tutarak, YNK'ye de tavır almıştı. Bu gelişmeler üzerine KDP, meclisi kapatmış, Goran mensubu olan meclis başkanını da Hewler'e sokmamıştı. Referandum kararının meclis kapalıyken alınması ve seçimlerin referandumdan sonra yapılacağının açıklanması, haklı olarak, referandumun KDP ve Barzani'nin siyasal çıkarlarını gütmenin bir vesilesi yapıldığı kuşkuları uyandırmıştı. Örneğin, meclis başkanı referandum kararının "KDP'nin koltuğunu bırakmaya niyeti olmaması" ile bağı olduğunu düşünüyordu, ki bu, Barzani'ye muhalif olanlar arasında neredeyse hakim görüştü. Asıl amacın ulusal değil partisel ve bireysel çıkar olduğu kuşkusu muhalif çevrelerde yaygındı.

5- Referandumdan önce ulusal kongre çalışmaları başlamıştı. Barzani ve KDP, kongreye katılmak, ondan destek almak, referandum kararını dört parçaya mal etmek yerine, kongreyi adeta engel gördü. Kongre de, referanduma sahip çıkmak yerine, onu görmezlikten geldi. Haliyle referandum birleşik, ortak bir irade haline gelemedi.

6- Barzani, ABD'nin, referandumu desteklemese de, hiç değilse tarafsız kalacağını düşündü. Türkiye ile geliştirilen derin ekonomik ilişkiler nedeniyle, Türkiye'nin tepkisinin bu kadar üst perdeden olabileceğini de hesaba katmadı.

Kürdistan Bölgesel Yönetiminin Politik Egemenlik Biçimi Ve Sınıfsal Yapısı

Güney Kürdistan yönetimi ve Barzani, sıkça, aşiret yönetimi ve reisliği olarak tarif edilir. Bu, Kürtleri küçümsemenin, aşağılamanın, egemen ulus kibrinin bir başka biçimidir. Kürdistan'da aşiretçiliğin yaygın olduğu ve pek çok ayaklanmaya aşiret liderlerinin öncülük ettiği inkara gelmez bir gerçek. Fakat bu ayaklanmalar ulusal niteliktedir. Ayaklanmacıların hedefi aşiretin kurtuluşu değil ulusun kurtuluşudur. Şey Sait, Seyit Rıza, Simko, Berzenci ya da Barzani tam da bu amaç doğrultusunda savaştılar.

İkincisi, Kürdistan'da aşiretler hala canlıdır, ama toprağa dayalı aşiret ekonomisinin bir belirleyiciliği yoktur. Aşiretçilik sosyolojik bir olgudur, hepsi bu. Ekonomik hayat burjuvadır. Artığa el koymanın asıl biçimi, aşiretsel egemenlik değil, burjuva yönetim, burjuva üretim ve ticarettir. Aşiretsel bağlar, burjuva yönetimi oligarşik tarzda elde tutmanın bir aracıdır. Güney Kürdistan'da aşiretsel ilişkilerin kullanıldığı burjuva oligarşik bir sistem hüküm sürmektedir.

Kürdistan bölgesel yönetimi, anayasada parlamenter demokrasi olarak tarif edilir. Gerçekte ise iki partinin oligarşik egemenliği söz konusudur. Hewler'de Barzani ailesi, Süleymaniye'de Talabani ailesi iktisadi ve siyasi hayatın belirgin güçleridir. Hewler'de parti oligarşisi aile oligarşisi niteliğindedir.[8]

Bunlar, KDP'nin de YNK'nin de birer aile ya da aşiret değil, burjuva ulusalcı parti olduğu gerçeğini değiştirmez. YNK, KDP'den ayrılanlarca kuruldu, Goran da YNK'den ayrılanlarca. Referandum sürecinde YNK'den yeni kopuşlar gerçekleşti. Bütün bu ayrışma ve kopuşların nedeni aşiretsel çıkarlar değil, ulusalcı siyasette farklı yol arayışlarıdır.

Komünistlerin Tutumu

Referandum kararı açıklandıktan hemen sonra, komünistler tutumlarını başlıca dört noktada açıkladılar.

1- Referandum meşrudur, haklıdır. Güney Kürdistan'da halkın iradesini ortaya koyması, kendi kaderi hakkında söz sahibi olması en doğal hakkıdır. Kürt ulusu tarihte ilk kez resmi olarak kendi kaderi hakkında oy kullanacaktır. Bu kendi başına önemlidir. Referandumu engelleme çabaları gayrimeşrudur. Sömürgecilerin ve emperyalistlerin tehditleri kabul edilemez. Dünyanın bütün ilericileri ve mazlumları Başûr halkının yanında olmalıdır.

2- Referandum kararı değil, kararın alınış biçimi yanlıştır. Parlamento kapalıyken ve seçimler yapılmamışken bu kararın alınış biçimi, demokratik olmadığı gibi, ulusal birliğin ve kararlaşmanın yeterli düzeyde oluşmasına engeldir. Kararın Kürt ulusal kongresine taşınmaması ve dört parçanın ortak iradesine dönüştürülmemesi ulusal iradeyi zayıflatıcı rol oynar.

3- Barzani'nin sınıfsal kimliği, başkanlığı antidemokratik tarzda sürdürmesi, Başûr'da burjuva oligarşik bir egemenlik kurması ve 2. maddede belirtilenler en sert eleştiriyi hak ediyor. Ne ki, bütün bunlar referanduma karşı çıkmanın nedeni olmamalıdır. Referandumla Başûr'daki Kürt ulusal iradesinin ortaya çıkarılması, sömürgecilerin ve emperyalistlerin engellemelerine rağmen bunun başarılması ulusal kurtuluş mücadelesinde önemli bir aşama olacaktır.

4- Referandum için uygun zaman olmadığı iddiası doğru değildir. "Kürtlerin zamanı" 100 yıldır gelmedi. Kürtler ileri atıldıkları her durumda kendi zamanlarını yarattı. Sömürgeciler "Kürt zamanı"nı ta ki sömürgecilik yıkılana kadar tanımayacaktır. Diğer yandan, bölge derin bir istikrarsızlık içindedir. Hegemonya boşluğu var. Emperyalizm bölgeyi istediği gibi dizayn edemiyor. Böyle koşullar içinde istikrar beklemek boşunadır.

PKK’nin Yanlış Tutumu

Güney Kürdistan'da referandum kararı açıklandığı anda, PKK-KCK başlıca üç nokta üzerinden itirazlarını yükseltti.

1- Referandum kararının bir propaganda olarak ortaya atıldığı (Duran Kalkan)[9], KDP'nin yaşadığı sıkışmışlığı aşmak ve muhalefeti susturmak için böyle bir gündem yarattığı (Bese Hozat)[10], böyle bir referandumu el altından kışkırtanın Türkiye olduğu (Cemil Bayık)[11] ileri sürüldü.

2- Kararın tek başına Güney'i ilgilendirmediği, ulusal kongrenin toplanmasının daha öncelikli olduğu ve böyle bir kararın ulusal kongre tarafından verilmesi gerektiği, buna karşın Güney'de bile bir mutabakat sağlanmadığı, referandum bir hak olsa da bunun için doğru bir zaman olmadığı belirtildi.

3- Önemli olanın devlet olmak değil, önemli olanın toplumun kendi kendini yönetmesi olduğu, Kürtlerin devlet olmadan da eskiden aşiret ve kabile olarak kendilerini yönettikleri (Duran Kalkan), Güney Kürdistan'da bir ulus-devletin kurulmasının, Güney halkımız başta gelmek üzere, Kürtlere herhangi bir özgürlük getirmeyeceği, bunun Kürtler açısından herhangi bir kazancı olamayacağı (Bese Hozat), dolayısıyla ulus-devletçi hedeflerin Kürtlere yararlı olmadığı eksenli açıklamalar yapıldı.

Barzani ve KDP'ye dönük eleştiriler doğru. Buna karşın, referandum kararını salt partisel ve kişisel çıkarlara bağlamak ve bir propagandadan ibaret olduğunu belirterek bunu Türkiye'nin kışkırttığını söylemek yanlıştı. Referandum yeni bir tartışma konusu değil ki, uzun yıllardır gündemde. KDP'nin en güçlü olduğu dönemde de gündemdeydi. Elbette referandumu siyasi sıkışmışlıktan kurtulmak için bir araç olarak değerlendirmek istedi KDP, fakat bu, neden değil sonuçtu. Barzani, referandumdan sonra istifa edeceğini belirterek, bu konudaki kuşkuları gidermeye çalıştı ve istifa etti. KDP ve Barzani'nin hamlesi taktik değil stratejikti. Kürtler tartışmalı bölgelerde hakimiyet kurmuştu. Irak merkezi hükümeti 140. maddeyi uygulamayı reddediyordu ve Haşdi Şabi'yi silahlı kuvvetler bünyesine katarak IŞİD sonrası tartışmalı bölgelere yeniden saldırı hazırlığına başlamıştı. Referandum kararının tüm karşı çıkışlara rağmen alınmasının nedeni buydu. PKK bu gerçeği yeterince hesaba katmadı.

Referandum kararı alındıktan sonra, dünya ölçeğinde bir karşı cephe kuruldu. ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya emperyalistleri ile Türkiye, İran, Suriye ve Irak sömürgecileri bu cephede birleşti. KDP ve Barzani'ye karşıtlık ne kadar güçlü olursa olsun, böyle bir anda tarafsızlık siyaseti ulusal kurtuluş mücadelesine bir yarar getirmezdi. KDP ve Barzani'nin kaybı sadece onların değil, bütün Kürtlerin kaybı olacaktı. Durum bu hale gelmişken, KCK'nin Güney Kürdistan kolu olan Tevgera Civaka Azadîya Kurdistan'ın (Kürdistan Özgür Toplum Hareketi), “Güney Kürdistan iktidarı, özellikle KDP'nin yönetiminde yaşamış olduğu başarısızlık ve yenilgiyi gizlemekle beraber, aile ve parti çıkarlarını korumak için halkın gündemine referandumu koymuştur”[12] açıklaması yaparak, referandumda hayır diyeceğini ilan etmesi, meseleye yaklaşımdaki hatalı tutumu derinleştirmiştir.

Genel olarak burjuva ulus-devlete karşı olmakla bunun güncel politikadaki yerini görmezlikten gelmek, bir başka deyişle ideolojiyi politikaya ikame etmek, PKK'nin konuyla ilgili en kritik hatalarından biridir. Devlet üzerine tartışma bir başka yazının konusu olarak kalsın. Başkaları devletken Kürtlerin devletsiz nasıl özgür olabileceklerini geçmişteki aşiret ve kabile örnekleri ile açıklamak mümkün değil. Devleti ortadan kaldırmak komünistlerin de baş hedefidir. Devlet bizden bağımsız olarak nesnel bir olgudur, onun halk yararına, ezilenler yararına nasıl kurulacağı ise güncel konudur. Kuzey Suriye Federasyonu bunun en iyi örneğidir. Orada demokratik halkçı bir devlet inşa ediliyor.

Referandumun Sonuçları Ve Kürt Ulusal Sorununda Yeni Dönem

Tüm tehditlere, engellemelere karşın, referandum yüzde 72 katılımla başarıyla gerçekleşti. Halkın yüzde 93'ü bağımsızlık lehinde oy kullandı. "Tartışmalı" bölgelerde de halkın büyük çoğunluğu bağımsız Kürdistan için oy verdi; böylece buraların, "tartışmalı" olmaktan çıkarak, Kürdistan'ın parçası olduğu özgür halk iradesiyle kayıt altına alındı.

Başarıyla tamamlandıktan sonra, bu kez referandumun iptali istemiyle sömürgeci güçlerin ve emperyalistlerin baskısı arttı. Bu yönlü bir karar çıkmayınca, İran, Türkiye, Irak ve ABD ittifakıyla askeri işgal gerçekleşti.

İşgale karşı direniş sergilenmedi ve IŞİD sonrası denetime alınan topraklar Haşdi Şabi ve Irak ordusunun eline geçti. Havalimanları ve sınır kapıları da bölgesel yönetimin denetiminin dışına çıkarıldı. Federal mahkeme referandumu iptal ettiğini açıkladı.

Bu sonuçlardan yola çıkarak, zamanlamanın hatalı olduğunu, referandum kararının bir macera olduğunu söyleyenlerin sayısı arttı.

Sonuçtan yola çıkarak referandumun gereksiz olduğunu düşünenler yanılgı içindeler.

1- Irak ordusunun işgalinin asıl nedeni referandum değil, Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerin ele geçirilmesidir. Referandum yapılamasaydı da, Irak bu toprakların kendisine teslim edilmesini isteyecekti ve aksi bir durumda askeri harekata girişecekti. Bütün veriler ve hazırlıklar bu yöndeydi.

2- Toprakların savaşmadan kaybedilmesinin nedeni, referandum değil iç ihanettir. YNK içindeki bir grup Irak devleti ile gizli anlaşma yaptı. Bu nedenle, yaşanan bir savaş yenilgisi değil bir teslimiyettir.

3- Mesele yalnızca YNK peşmergelerinin teslim olmasıyla izah edilemez, sonuçta KDP peşmergeleri de onları takip etti.

4- Referandum, Güney Kürdistan'da birleşik bir ulusal önderliğin, bir ulusal ordunun ve ulusal kurumlaşmanın henüz ete kemiğe bürünmediğini, buna karşın halkın yüzde 93'ünün ulusal bağımsızlık iradesini ortaya çıkardı.

5- Güney Kürdistan halkı ne ABD ne de diğer emperyalistlerden medet umulamayacağını, bölgedeki şu ya da bu devlete güvenilemeyeceğini, kendi sorunlarını ancak kendi gücü, örgütlülüğü ve savaşçılığı ile çözebileceğini deneyimledi.

6- Burjuva oligarşik sistemle daha fazla ilerlenemeyeceği ortaya çıktı. Örgütlü bir ulusal irade için iki egemen siyasi parti ve iki ordu gerçeğinin mutlaka değişmesi gerektiği referandum sonrası çok daha belirginleşti. Nitekim YNK içinde halkçı olanla burjuva olanın ayrışması hızlandı.

7- Güneyli Kürt gençleri arasında kurtuluşun dağlarda olduğu fikri yeniden depreşti, yüzünü dağa dönenlerin sayısı arttı.

8- Dört parçanın birliği ve ortak kurtuluş fikri canlandı. Kürdistan'ın her parçasındaki kazanımların ancak taktik nitelikte olabileceği, bunun stratejik kazanıma dönüşmesinin ulusal kongre çatısı altında birleşmekten ve dört parçanın ortak iradesini şekillendirmekten geçtiği daha belirgin biçimde bilince çıktı.

9- Rojava'daki demokratik halk iktidarı inşasının, çürümüş ve savaş azmini yitirmiş burjuva Güney'e karşı, halkçı bir alternatif olarak öne çıkarılmasının olanakları arttı.

10- Bütün bunların sonucu olarak, yeni devrimci dinamiklerin ortaya çıkmasının koşulları oluştu.

Dipnotlar

[1] www.bianet.org

[2] https://ipfs.io/ipns/QmVHıVzGBydSfmNG7rmdDJAeBZ7ıUVeEahVbNpFQtwZK8W

[3] Anlaşmazlık bölgeleri: Musul, Ninova, Şexan, Hamdanniye, Tilkef, Zimar, Sincar, Kerkük, Tuzxurmatu, Xaniqin, Mandali, Bedre.

[4] Anayasada yeni petrol ve doğalgaz yataklarından söz edilmediği için, Bölge Hükümeti haklı olarak yeni bulunacak kaynakların tasarrufunun kendisine ait olduğunu belirterek, yeni kaynakların tespiti için bağımsız karar alma ve anlaşma yapma hakkının olduğunu savundu. Bu çerçevede 2011'de Exxon Mobil’le bir anlaşma yaptı.

[5] Kerkük ile Kerkük'e bağlı bölgeler; Musul’un Mahmur, Sincar, Telafer, Tilkef ilçeleri ve Güver, Sinun, Zummer, Rabia nahiyeleri; Selahaddin’e bağlı Tuzxurmatu ilçesi; Diyala'ya bağlı Xanekin, Celavle ve Sadiye. Sincar'ın kurtarılmasında HPG, YPŞ ve MLKP gerillalarının belirleyici, Mahmur'un kurtarılmasında HPG'nin etkili rolü oldu. Kerkük'ün savunulmasında HPG'nin katkısı olduğu da eklenmelidir.

[6] Haşdi Şabi içinde yer olan örgütlerden başlıcaları şunlar: Bedir Grubu, Asaib El-Hak, Barış Tugayları, Hizbullah Tugayları, Seyyid El Şuheda Tugayları, Kataib El İmam Ali.

[7] www.tr.sputniknews.com, 11.11.2017

[8] Barzani'nin oğullarından en büyüğü Mensur istihbarat teşkilatının, diğer oğlu Mansur ise peşmergenin ve ulusal güvenlik konseyinin başındadır. Barzani'nin kardeşleri, yeğenleri, kuzenleri devletin çeşitli kademelerinde yönetici konumdadır. Örneğin, yeğen Neçirvan başbakandır. Barzani ailesinin sadece Türkiye'de yüzden fazla şirketi olduğu, ailenin servetinin birkaç milyar dolara ulaştığı ileri sürülüyor. Neçirvan Barzani'nin büyük servet sahibi olduğu, Güney halkı arasında yaygın kanı.

[9] ANF, 22 Ağustos

[10] ANF, 29 Ağustos

[11] ANF, 18 Ağustos

[12] www.tr.zernews, 16 Ağustos

 

Marksist Teori

Yaygın Süreli Yayın
Varyos Gazete Dergi adına Yazı İşleri Müdürü: Tülin Gür
Posta Çeki Hesap No: Varyos Gazete Dergi 17629956
Türkiye İş Bankası IBAN: TR 83 0006 0011 1220 4668 71

Bize Ulaşın

Yönetim Yeri: Aksaray Mah. Müezzin Sok. İlhan Apt. No: 12/1 D:7 Fatih/İSTANBUL
Tel: (0212) 529 15 94  Faks: (0212) 529 06 75
Web Sitesi: www.marksistteori5.org
E-posta: info@marksistteori.org
Twitter: @mt_dergi